• Kırk Üçüncü Bab: Ateş
    Mağaranın ortasında yanan ateşi kim getirdi ya da kim yoktan var etti kimse bilmiyor, fakat kime ait olduğunu herkes biliyor: Şef Taba. Ayrık gözlerinin üstündeki bitişik sert kaşları, kalın kolları ve omuzları, koca kayaları taşırken bile bükülmeyen beliyle kabilenin reisi, başı, kralı… Her şeyi, Şef Taba. Bu böyle süremez, diyor içimde bir ses, Şef Taba […]
  • Kırk İkinci Bab: Boşluk
    Boşluk. Boşluk sanki hep oradaydı. Bir damarın içinde gezinen küçük kan hücreleri gibi bana rengimi veriyor fakat uzaktan bakıldığında görülmüyordu. İçimde gezindiğini bildiğim çoğu şey gibi, boşluk da, ne etrafımdaki kişilere ne de bana bir anlam ifade etmiyordu. Eveti herkesin içinde yollara benzeyen damarlar, kalp, mide… Göremediğimiz fakat orada olduğunu bildiğimiz onlarca şey vardır, fakat, […]
  • Kırk Birinci Bab: Çiçek Mezarlığı
    Çiçeklerimi nereye gömdün? Demir zırh on kat daha ağır geliyor. Ellerime zincirleri geçirdiğimde sanki başka birinin elleriymiş gibi hissettirmesinden anlamalıydım. Savaş zordu, kazanılmaz değildi, yine de her savaş gibi kazanılamayacak bir sona yazgılı olması işten bile değildi. Attan indiğimde onulmaz bir yaram varmış gibi topalladım. Belki yüz kez gördüğüm sahne, yüz birincide vurur ansızın, bu […]
  • Kırkıncı Bab: Palyaço
    Palyaço gülümsediği bir günü anımsadı, dudaklarını kıvırmaya uğraştı, gülümseyemedi.
  • Otuz Dokuzuncu Bab: Tarla
    Gözlerim gözlerine bakmak için var, diye düşündüm, fotoğrafa bakarken. Gözlerim gözlerine bakmak için var oldular. Uzak bir köşeden ağır bir araç geçiyordu, yer sallandı, ilk defa deprem olması için değil olmaması için dua ettim. Artık yitmek istemiyordum. Yaşayacaklarım vardı. Evden çıkıp en yakın bakkaldan bir paket sigara aldım. Bakkala, sokaktaki dayılara, kahvede sevmediği işi yaptığını […]