Altmış Beşinci Bab: Cehennem

Cennetin kapıları…

Güneş batarken yanında sıcaklığını da götürmese, diye düşündüm, bahar sabahlarını yine böyle heyecanla bekler miydik, kim bilir. Zaman öyle ya da böyle geçiyor. İnsan ömür defterinde arkasında bıraktığı kapkara kağıtlarla yargılanır hep, en güçlüsü dahi zamandan kaçamaz, bir noktada elbet gücünün bittiğini görür. Haklının da acelesi yok zaten.

“Sizin zulüm sandığınız şefkat, ceza sandığınız ödül,” derdi durup durup, “cennet sandığınız cehennem olabilir,” diye tamamlardım. Uçmak sandığınız düşmek, sevgi sandığınız yarım yamalak bir nefret, engel sandığınız uyarı olabilir. İnsan büyük resmi göremeyecek kadar küçüktür, zamanın çok küçük bir parçasında karar vermek, daha uzun bir parçasında pişman olmak için yaşar. Bazen beş dakika sabır, elli yıllık çileyi engeller; bazen de tam tersi, zaman geri dönülemezdir.

Bahçeme girip güllerimi yolmaya çalıştın, diye fısıldadım çitin üstüne çıkıp, fakat dikenlerimi ne kadar özenle büyüttüğümü kestiremedin. Bütün şikayetin de kendi bahçene girmeye çalışanlardandı. Bu koca araziyi adım adım gezmiştim. Her noktasında çiçekler, ağaçlar, büyükçe bir ev… Nice güzellikler hayal etmiştim. Güneş batıyor, fakat sıcaklık hala benimle; arsa yerinde duruyor, çiçek hayalleri de. Yine de bir şekilde baştan başlamak gerek.

“Bir noktada genişleyen her şey gibi yaşam da tersine daralmaya yürüyecek, ileri giden zaman geriye doğru gelecek, bu hayatı bir de sondan başa yaşayacağız.” O zaman tekrar tanışacağız, ayrılacağımızı bilerek, her şeyi biliyor başlayacağız konuşmalara, unuta unuta geçireceğiz zamanımızı. Tanışır gibi görünüp aslında birbirimizi, birbirimizden sileceğiz. Son noktada iki kişi birbirini hiç tanımamış, hiç tanışmamış, hiç iz bırakmamış olacak. Bütün kazanılanlar yitirilecek, yitirilmişler kazanılacak ve son noktada kimin kim için ne kadar önemli olduğu hiç de büyük bir mesele gibi görünmeyecek, ayrılmaya birleşeceğiz, siline siline tanışacağız, kimse kimsenin yanında ölüm gibi görünen doğumuna kadar durmayacak. Yaşam tersine akarken, kimin ne kadar kalacağı da belli olacak.

“Bir hayalden uyanmak,” diye okumuştum bir yerde, “doğmak kadar keskin bir acı yaşatır.” Fakat hayaller er ya da geç uyanmak için kurulur. Sonsuz uyuyuş halinde ancak yatak kadar yer kaplanır. Hayal kurmak, hayal devşirmek, ancak eyleme dönüşüyorsa bir işe yarar. Gerisi kendi kendini sallayıp uyutan bir bebek gibi debelenmek demektir. İnsan böyle bir yaşamı ne kadar sürdürebilir?

“Şirin de dağı delebilirdi,” demişti bir keresinde, “kimin yüreği yetiyorsa o yapar.” Ferhat aptal olduğu için değil, inandığı için dünyaya karşı durdu. Dağlar dahi önünde duramıyorken, nasıl oldu da o masalın sonunda da yalnız kalan oldu, asıl bunu düşünmek gerekir. Elbette tüm mesele hikayeyi nereden başlattığınız ve nerede bitirdiğinizdir. Fakat nedense asıl mesele hep öncesinde ve sonrasında yatar. Birbirine varanların sonsuza kadar mutlu yaşadıkları da mittir, aşkın her şeyi affettiği de, yüceliği de… Zaman karar verir. En büyük yargıç da o’dur, en büyük mahkeme de. Haklının, acelesi yok.

Alevler yavaş yavaş ilerliyor. Eski çiçeklerle yeni bir bahçe kuramazdım, önce iyice temizlemem lazımdı. İnsan aklı görüntülere geçmişin silüetlerini yerleştirmekte usta. Bir eve bakıp, o evin tüm duvarlarını anılara bulamadan durabilmeli, eğer duramıyorsa evi yıkıp dışında durup izlemeli. Yeni evi kurarken ders olur, daha güzel evler için bir yıkım, bütün yapacaklarınız için bir başlangıç noktası bulmak iyidir. Ayrıca, yıktığınızdan daha kötü yapamazsınız, bu da yazılı olmayan yaşam kurallarından biridir. 

“Beni bir çiçeği büyütmeyi ona su vermekten ibaret sananlardan koru,” diye dua ederdi, “bir evi kurmayı onu eşyalara bulamaktan ibaret sananlardan ve bir yaşamı öylesine yaşayarak iyi kılacağını düşünenlerden.” Rüyalarınız için uyanmalı, hayalleriniz için onları kurmayı bırakıp hareket etmeli, bir yerlere varmak için yürümeye başlamalısınız; hayat güzellikleri öylesine yağdıran bulutlar değil, habire ekilip biçilmesi gereken topraklar gibidir. Bakarsın uzak, yürürsün yakın. 

Artık kalkıp gitmem gerekiyor. Evin yıkıldığını da gördüm, toprağın yandığını da. Mesafelerin pek önemi yok, şu noktada yürünen yollar bile yorgun. Önceden olsa, dağları delip burayı söndürmek için suları getirirdim, oysa şimdi yanışını izlemek hoşuma gidiyor. Seni uyandırmadan gerçeği göstermem imkansız, fakat rüyada kalmalısın, insan gerçeğe zorla sürüklenemez.

Araziye bakarken, “bir daha buraya dönemeyecek olmak canımı yakıyor,” diye fısıldadı. “Fakat artık bana ait gibi de hissettirmiyor.” Küçükken yüzmeyi çok basit bir metodla öğrenmiştim, nasıl ki kimse insana zorla bir şey içiremiyorsa, deniz de suyunu zorla içinize sokamaz; boğulmayı kabullenmeniz gerekir, boğuluşu kabul etmeden boğulamaz kimse. Size ait olanı da siz hariç kimse elinizden alamaz. “Hiç bana ait oldu mu sahi,” dedi kızarmış gözleriyle, “sanki tümünde bir misafir gibiydim.” Oysa cennetin ancak sakini olur, misafiri olmaz. 

Çit de yandı. İzlenecek şeyler bitti. Şimdi Kabran’ın en güzel bahçesini yapma zamanı, günler geçiyor. 

Cennetin kapıları kapandı, cennet sandığın cehennemine git; misafirliğin bitti,” diye fısıldadım, “azabına yürü.”  

Yorum bırakın