Altmış Altıncı Bab: Cennet

Cehennemin duvarları…

Gelen her seyyah aynı şeyi söylüyordu: Babel yıkımın eşiğindeydi. Kabran’lılar Hanok’luları, Peştun’lular Baas’lıları, kısaca gücü yeten yeteni öldürüyor, Kral Kabran’ın yitiminden sonra doğan boşlukta herkes yeni kralın kendi şehrinden biri olması gerektiğini düşünüyordu. Durum hiç iç açıcı gözükmüyordu. Bir yandan da, beni hiç ilgilendirmiyordu, ben ayakkabı yapmaya devam ediyordum, hatta siparişler bir hayli artmıştı. 

Kral Kabran öldüğünde, Babel, kıtanın gördüğü en kalabalık cenazeyi yaşamıştı. O heybetli gücün gözümüzün önünden geçişini, ölü oluşunu, artık Kabran’ın hükmünde olmadığımızı anlamamız bir hayli sürmüştü. Varis ve yeni kral olacağı sanılan yegane kişi olan oğlu Marduk, kimseye haber vermeden uzaklara gitmişti. Saray da boştu, taht da, taç da. Kişi çocuğunun tahtını yapar fakat bahtını yapamaz lafı hiç bu kadar gerçek olmamıştır sanırım, resmen kimsenin yönetmediği bir ülkede çoban arayan koyunlar gibi birbirine girmişti herkes; garip olan, “benim çobanım daha iyi güder,” diyerek can veren koyunlar olmasıydı. Bir de benim gibi olayların nereye varacağını sakince izleyen insanlar vardı, “nasılsa er ya da geç biri başa geçecek,” diyordum sakince, tahtın yıllarca boş kalacak hali yoktu. 

“Gittiğime üzüleceksiniz,” demişti Kral Kabran, son büyük konuşmasında. Balkonunda sırtında pelerini ve elinde iki kol genişliğindeki kılıcını savurarak bağırıyor, sesi meydanda yankılanıyordu. “Zalim diyenler zulmümü, ölmemi isteyenler yönetimimi, ülkenin eski halini özleyenler bu halini mumla arayacaklar; azapta yürüyeceksiniz. Yollarınız küllerle bezeli olacak, yaptıklarımı yıkacaksınız, biliyorum; fakat gücünüz daha iyilerini yapmaya yetmeyecek. Beni anlayacaksınız!” Ses kanımızın içinde dolandı, kafamızın içinde bir buz kütlesi varmış gibi hissettirdi, herkesin tüyleri diken diken olmuştu. “Fakat iş işten geçtikten sonra, anlasanız kaç yazar!” 

Gerçekten de dediği gibi olmuştu. Hem değişen hiçbir şey yok gibi gözüküyor, hem de tehlikeli bir yerle bir olma durumu adım adım evlerimize kadar giriyordu. İnsan bazı şeyleri istese de istemese de yaşıyor, devrim de bunlardan birisi; oğul babayı, halk kahramanlarını, insan kendinden öncekileri önce canavarlaştırıp yok eder, sonra anlayıp özler, bu böyledir.

Hava ısındıkça haberler de çoğaldı. Deniz duruldukça savaş kızışıyor, gemi üstüne gemi batıyor, kıta savaşın içinde eriyip biten hasta bir adama benzemeye başlıyordu. Bir şeyler kazanmak herkes için iyi, savaş herkes için kötüydü. Kazananı olmayan bir kan gölünde, “ben haklıyım,” diye bağıran küçük çocuklara dönmüştük. Kimsenin tahta oturacak cesareti yoktu, Kabran’ın yerini doldurmak zordu, fakat ölüler de yaşama döndürülemiyordu, illa ki biri oturacaktı. 

Uzun süre oğlu Marduk’un dönmesi beklendi. Günler geçtikçe dönmeye niyeti olmadığı anlaşıldı. İnsan bütün kıtaya hükmetmeyi nasıl elinin tersiyle iter, aklım almıyordu. Büyük güç elbette ezici büyüklükte sorumluluğuyla geliyordu, fakat birinin de bu sorumluluğu alması gerektiği gün gibi açıktı. Sürü kalmadıktan sonra boş toprağa çobanlık yapmak neye yarardı, bir noktada birinin elini taşın altına koyması gerekiyordu. 

“Sevgili dostum,” yazmıştı Hanok’ta ayakkabıcılık yapan bir arkadaşım, “burada işler çok iyi, durumlar çok kötü. İnsanlar böcekler gibi bir oraya bir buraya savruluyor, gelecek günlerin  getireceklerinden korkuyorlar. Bütün şehirlerin aşağı yukarı bu durumda olduğunu duyuyoruz. Herkes büyük bir yürüyüşten bahsediyor, haberin var mı? Gelenler, “kaliteli ayakkabılar,” ısmarlıyor, uzun yola dayanacak şeyler istiyorlar. Kafilelerce insan Kabran’a gelip yeni kralı ilan edeceklerini söylüyorlar. Belirsizlik herkesi geriyor, hasta ediyor, adım atamaz hale getiriyor. Şu lanet günler bitse de, yine oturup mutlu mutlu çay içtiğimiz, başımızda kimin olduğunu bildiğimiz, zalim de olsa kabullendiğimiz biri başa geçse. Babel, geminden boşanmış at gibi bir oraya bir buraya koşturup durmaktan yoruldu. Düzen gerekiyor, ceza da olsa, ödül de olsa; gelecek günlerin ne getireceğini az çok buyuran bir düzen.”

Bana sorarsanız pek de gerekmiyordu bu. Kralsız da yaşanır. Öyle ya da böyle insan sonunda vicdanına hesap vermiyor mu? Hangimiz Kabran kızacak diye kötülük yapmaktan vazgeçeriz ki, eninde sonunda kendimize hesabını verebildiğimiz tüm eylemleri gerçekleştiririz. Kabran baştayken de insanlar ölüyordu, hem de daha kötüsü, Kabran uğruna ölüyorlardı; en azından şimdi kendileri adına cinayetler işliyorlar. 

Ayakkabıcılar arasında ünlü bir laf vardır: “Başkasının ayakkabısı kendi numarana göre kesilmez.” Kimse kimseyle aynı ayakkabıyı giymez, herkesin farklı bir yürüyüşü, farklı bir giyinişi, farklı bir düşüncesi vardır elbet. Kabran’ın ölümünden sonra fark edilen bu oldu, diğerinin ayakkabısına, yürüyüşüne, düşüncesine bakılabildi. Ortaklaşa kurulmuş, inanılmış, benimsenmiş bir masal; tabutuyla beraber önümüzden geçip gitti. Yeni masalı da herkes kendi mizacına göre kurmak istedi, bu arada elbette birkaç kabul edilemez hikaye de silindi kanlara bulanarak.

Kabran’ın başa geçtiği yılı hatırlıyorum. Babasından nefret eden, Eemar Sarayı’nı daha ölümünün haftası dolmadan boşalttırıp, başkenti Hanok’tan Kabran’a taşıyan yüce kral. Şimdi kimsenin hatırlamadığı, fakat o zaman hayatın kendisi kadar önemli değişimlerdi bunlar, olup bitti ve alışıldılar. Şimdi de az çok öyle olacak, bir saray boşalır, bir başkent değişir, çocuklar büyür, insanlar alışır. Hayat devam eder, kimin kral olduğu, o kadar da önemli olmaz sonunda. 

“Kalabalıklar arasında cehennem zebanileri, şeytanlar, büyüleriyle beni tahtımdan etmek isteyen dişsiz cadılar var biliyorum,” derdi Kabran, neredeyse her konuşmasında, “babamı özlediğinizi, o zaman günlerin ne güzel olduğunu, Eemar Sarayı’nın bir cennet bahçesi olduğunu sananlarınız var, biliyorum. Fakat öyle ya da böyle, günler beni güçlü, sizi güçsüz yaptı. Aynı günler sizi güçlü, beni güçsüz yaptığında, size de bu günlerin güzel olduğunu, Kabran’ın cennet olduğunu, bu şehrin başından beri hiç terk edilmemesi gerektiğini söyleyecekler. Bakalım siz şimdi söylediğiniz gibi merhametli olabilecek misiniz?”

Başkasının ayakkabısını giymeden, onun kaderini baştan başa yaşamadan birine zalim demek o kadar kolay ki. Oysa Kabran dahi yaptıklarının zulüm olduğunu, Babel’in bunu hak etmediğini, daha iyi bir yol olabileceğini biliyordu içten içe. Fakat bıçak batarken insan kabzasına değil, kimin batırdığına bakar ister istemez. Kabran’ın da kaderi, belki, çıkarmaya çalıştığı bıçağı sapladığının düşünülmesiydi.

Adım sesleri yaklaşıyor. Büyük bir güruh geliyor belli ki, güzel, yırtılan daha çok ayakkabı demek bu. Sonunda hiçbir şeyin değişmemesi için ne çok şeyin değişmesi gerekiyor, ne garip. Yine de kızmamak gerekir, günün sonunda Kabran’lılar da, Kabran da, Hanok’lular da, hatta Baas’lılar bile, aşağı yukarı aynı ayakkabıyı giyip, neredeyse aynı yolları yürürler. Keşke iş işten geçmeden anlasalar.

“Cehennemin duvarları ne yükselir ne alçalır, her yeni gelen orayı cennet yapacağını vaat eder, fakat nedense alevler hiç sönmez.”

“Altmış Altıncı Bab: Cennet” için 2 cevap

  1. Mükemmelsin

    Liked by 1 kişi

  2. Mükemmelsin heyecanlıyım yarını bekliyorum

    Liked by 1 kişi

Yorum bırakın