
Araf büyüdükçe…
Rıdvan Çölü muazzam büyüklükte, hatta öyle ki, insan ara sıra bu çölün başı neresi sonu neresi hiç göremeyecekmiş gibi hisseder; dünyayı koca bir kova kumdan ibaret sanar, umudu da içlerine doğru yürüdükçe tükenir gider. Elbette kırk kişilik bu kervan Kabre’den Kebrir’e gittiğini, sarp dağlarda hayatta kalmak imkansız olduğu için Rıdvan Çölü’nün kalbinden geçmeleri gerektiğini, yolun sonsuza kadar sürmeyecek olduğunu; bir noktada Kebrir’e öyle ya da böyle varılacağını biliyordu; fakat insan yolda yürüdükçe kendini unutur, bir başkasını oluşunu duyumsar. Rıdvan Çölü’ne kendi olarak girip kendi olarak çıkan yoktur, elbet bir şeyler kumların arasında yiter gider.
İlk defa çölden geçen benim gibiler, bir tür güneş nefreti geliştirmişlerdi. Normalde yeşil kırlarda sabahları ısıtıp, akşamları da yerini serin bir rüzgara bırakan eski dostumuz güneş, çölde bizi düşman bellemiş gibi davranıyordu. Sabahları yakıcı bir sıcaklık, geceler dondurucu bir soğuk. Sabah vakitlerinde kafamıza sardığımız kalın bezlerden geçip beynimizin en içlerine kadar işliyor, geceleri de ne kadar örtünürsek örtünelim bir boşluk bulup tenimizi donduran küçük bir fırtına olup huzur vermiyordu. Buradan daha önce geçenlerin dahi yüzlerinde belli belirsiz bir umutsuzluk sezilir olmuştu. On günlük su almıştık, bugün on yedinci gündü. Fısır fısır konuşulanlara bakılırsa, en fazla iki gün daha dayanabilirdik, fakat o iki günde Kebrir’e varıp varamayacağımızı kimse bilmiyordu. Rehberlere güveniyor, develerin ardından sessizce yürüyorduk. Hem açlık, hem susuzluk, hem de umutsuzlukla sarılmıştık. Rıdvan, “cennet kapısının bekçisi” demekti. Belki de kapıdan geçmemize izin yoktu. Bu dünyada öyle anlaşılmaz şeyler oluyordu ki, geçimize izin vermeyen bir çöl, neredeyse bizi öldürecek olmasına rağmen, haklı gibi geliyordu.
Ahab’ın tahta geçtiği ilk yıldı. İnsanlar Büyük Kabran Yürüyüşü’nü bitirmiş, sonunda tahta biri oturmuştu. İnsanların “Büyük Araf” adını verdiği o belirsizlik dönemi bitmiş, taht artık Hanok’luların olmuştu. Ne başkenti değiştirmişlerdi, ne de sarayı boşaltmışlardı. Kabran nasıl yönetiyorsa, Ahab da öyle yönetecekti. En azından vaat edilen buydu. “Kitleleri, kalabalıkları ve toplulukları, insanların biriktiği alanları iyice izleyin… ve söyleyin, kim böylesine bir denize kaptan olmak ister?” Ahab, Kabran’ın son konuşmasını yaptığı balkondan böyle bağırmıştı meydana, “Ben, Ahab! Tacın altındaki bir insan sanarsanız, yanılırsınız. Ben, geceleri rahat yataklarınızda uyurken, rüyanızı bölüp gırtlağınızı kesmek isteyenleri zindanlarda tutanım; malınızı mülkünüzü sırf gücü yettiği için sizden alabileceklerin ellerini kesip, suratlarını damgalayıp, içimizde yaşayamayacak hale getirenim; bir yolculuğa çıktığınızda güvenle bir şehirden diğerine giden bedenlerinizin teminatıyım; uykunuzun da uyanıklığınızın da kaygısızca sürmesinin sebebiyim… Ben, Ahab, yeni kralınızım!” Meydan alkışlara boğuldu. Buradaki herkes sonsuzca mutlu görünüyordu. Oysa, şehrin öbür tarafından kaçan insanların suratlarında dehşetli bir korku vardı. Ahab’ın tarafında durmamış, Eliyah için savaşmışlardı. Kader Ahab’ı güçlü, Eliyah’ı hain yapmıştı. Şimdi Ahab’ın yanındakiler için ödül, Eliyah’ın takipçileri içinse azap vaktiydi.
Abim de Eliyah başa geçsin isteyenlerdendi. Yakalanıp Kebrir’deki büyük zindanlara atılmadan önce, yöredeki en zengin tüccarlardan biriydi. Gemiler dolusu mal sipariş eder, arttıkça artan bir servetin üzerinde gün gün zenginleşirdi. Üç katlı, geniş avlulu bir evi, arazileri, hayvanları… Onu seven bir ailesi vardı. Kabran öldüğünde cenazesine gitmiş, onun için kurbanlar kesmişti. Marduk’u arasınlar diye yanındaki adamları gözünü kırpmadan görevlendirmiş, ceplerini para doldurup, eğer kayıp varisi bulurlarsa bir servetle ödüllendirileceklerini söylemişti. Kaldığı handa, kahvaltıya indiğinde, kaderin bir oyunuyla karşısında oturan Eliyah ile dost olmasa, kim bilir şimdi ne kadar büyük bir nüfuza sahip olurdu. Oysa şimdi, zindanlarda çürümeye terk edilmiş öylesine bir beden gibi ölümünü bekliyordu.
“Sevgili kardeşim,” diye yazmıştı bana, “Kabran öldü, ruhu ışıkla dolsun, taht boşaldı. Burada bir adamla tanıştım. Adı, Eliyah. Babel’in görüp görebileceğin en dürüst, en ileri görüşlü, en akıllı adamı. Handa kahvaltı ederken karşıma oturdu. Bana kıtanın tümünü, sanki dün gezmiş gibi adım adım anlattı. İnsanlar için üzüldüğünü, her insanın kendi için bir kader yazabileceğini, devrin değiştiğini söyledi bana. Onca sevdiğim Kabran’ın en iyi işleri bile, Eliyah’ın anlattıklarından sonra gözüme zulüm kaleleri gibi geliyor. ‘Bir ülkü için ölmek, bir kral için yaşamaktan iyidir,” böyle diyor Eliyah. İnsanların kendi kararlarını verebileceğini, koyunlar gibi güdülmek zorunda olmadığını, isteyen herkesin kendi kaderini yazabileceği bir dünya ihtimalini… Kısaca cenneti bize vereceğini müjdeliyor. Ona inanıyorum. Artık zamanı geldi, büyük yürüyüşten sonra eminim ki, kaderimiz kendi ellerimizde olacak, Eliyah’ın tahtı un ufak edip, insanların kendi kendilerini yönetmelerini sağlayacağı günler yakın. Özgürlük, kardeşim, özgürlük hiç bu kadar ışıltıyla parlamamıştı geleceğimizde. Büyük karanlıktan sonra, koca bir güneş doğuyor. Şimdiden ısısı içime dolan umutlu günleri hissediyorum, yaşamak ne güzel.”
Son yazdığı da bu oldu. Eliyah için neyi var neyi yok seferber etmiş, yeni ve “özgür” bir dünya için malını mülkünü dağıtmıştı. Ahab’ın böyle köklü bir Eliyah destekçisine iyi davranmayacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktu. Abimi yakalamış, günlerce işkence etmiş, yine de Eliyah’ın nereye kaçtığını öğrenememişlerdi. En sonunda işkence ile yola gelmeyenin, zamanla yola geleceğini düşünmüş, Kebrir’de iyice düşünmesi için zindana göndermişlerdi. Uzun zamandır da haber alınamıyordu. Öldü mü, yaşıyor mu, bunları bilen yoktu.
Dünya üzerindeki en değişmez bağlardan biri kardeşlik bağıdır. İnsan ailesine sırt çeviremez, en fazla omuz silker. İnsan ömrünün sonuna kadar birinin çocuğu, birinin babası, birinin kardeşi olur. Bu bağın yok edilmesinin tek yolu ölmektir. Kişi eşinden ayrılabilir, fakat ailesinden ayrılamaz, görmezden gelebilir en fazla. Ben de bu kopmaz bağın izinde, abimin peşinde, Rıdvan Çölü’nün ortasında yürüyordum. Onu görmem gerekiyor, ona aklımdakileri sormam gerekiyor, öyle ya da böyle, en azından yaşadığından emin olmam gerekiyordu. Uyuyamıyor, yiyemiyor, rahat bir nefes bile alamıyordum. Abimin ne durumda olduğunu görmeden bana rahat yoktu.
Çöl gözüme uçsuz bucaksız sarı bir deniz gibi görünmeye başlamıştı. Kervanda serap görenler de vardı, umudunu yitirmiş boş bir beden gibi ayaklarını isteksizce ileriye atıp duranlar da. Benim aklımda sadece soracağım sorular kalmış, kaç gündür yürüdüğümüz, Kebrir’e ne zaman varacağımız gereksiz ayrıntılar gibi görünmeye başlamıştı. Neden bilmiyorum, öfkeliydim. “Abi,” diyecektim onu gördüğümde, “başkaları uğruna bizi yitirmene, özgürlük uğruna zindanlarda çürümene değdi mi,” belki bir tokat bile atardım, “çocuğunun büyüdüğünü görememene, kardeşinin evlendiğini bilememene, hayatının en güzel yıllarını bu taştan hapise düşerek ziyan etmene değdi mi?!”
“Değdi,” diyecekti kuşkusuz. Kendinden büyük bir amaca hayatını vermiş bütün aptallar gibi. İnsanlığın tek tek ahmak insanlardan oluştuğunu göremeyen, topluca zamanın kıyımına yürüyen aptal koyunlar olduğumuzu kabul etmek istemeyen bütün idealist salaklar gibi yüce bir acı çektiğine inanıyordu kuşkusuz. Silkelenip kendine gelmesi, Ahab’ın ayaklarına kapanıp af dilemesi, en azından kalan ömrünü servetine yakışır bir şekilde yaşaması gerekiyordu. Uyanması gerekiyordu. Ne fark ederdi ki? İşin sonunda elli kişiyi öldüren katil de yüzlerce kişiyi kurtaran kahraman da tarihin o kuma döndüren geçişinde unutulmuyor muydu, bu kadar çabanın kime ne yararı vardı?
İleride belli belirsiz karaltılar görünüyordu, hoş, yüzüne baktığım kimsenin ifadesinde bir değişim yoktu. Gözlerim kararıyordu belki de. Kendimi her şeyin arasında bir noktada hissediyordum: Abimi kurtarmakla, onun ölümünü görmek arasında; Kabran’ın krallığı ile, Ahab’ın krallığı arasında; Eski düzen ile yeni düzen arasında; Ahab ile Eliyah arasında; elbette, Kabre ile Kebrir arasında… En kötüsü buydu, insan araf bitecek mi yoksa iki şey arasında yitecek mi, bir türlü kestiremiyordu.
Araf büyüdükçe, cennet de cehennem de küçülüyordu. Gözlerim iyice kararmıştı, yolumun ötesini göremiyordum.


Yorum bırakın