Altmış Sekizinci Bab: Ayna

Uzun süre uçuruma bakarsan…

Aynadaki aksimin benden ayrı hareket ettiğini uzun süre kabul etmek istemedim. Bunu insanlardan, en çok da kendimden sakladım. Bazen gecenin köründe tuvalete gider, aynanın önünden geçerken o parlak yüzeyin hiç oralı olmadığını, aynadaki yansımamın hala uyumakta olduğunu fark ederdim, korksam da birkaç kez gördükten sonra alıştığım bir şeye dönüştü bu; aynada benimle hareket eden bir görüntüm yoktu, sorun değildi.

Bazen işe gitmek için hazırlanırken, oyun oynar gibi bilerek saçını bozar, pijamalarını değiştirmezdi. Üstümün başımın nasıl göründüğünü bilmediğim için ellerimle üstümü başımı yoklayarak nasıl göründüğümü ölçer, makul bir düzende olduğumu hissettiğimde dışarı çıkardım. Pis olup olmadığımı, bir yerimin kızarıp kızarmadığını, her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kendime dokunarak kontrol ediyordum. Hayatım biraz zorlaşsa da, çekilmez değildi, herkesin bir kusuru vardır; benim de aynalarım kusurluydu. 

Ara sıra sanki oynadığı oyundan sıkılmış gibi, tam olması gerektiği gibi davranırdı. Elimi kaldırdığımda elini kaldırır, yüzüme dokunduğumda yüzüne dokunur, ne giydiysem tam olarak o elbiselerle karşıma çıkardı. Tam her şey düzeldi diye düşünürken, oyun yeniden başlardı, aynadaki görüntüm alakasız hareketleriyle benimle dalga geçmeye devam ederdi. Onunla hiç konuşmazdım, çünkü bana söyleyeceklerinden korkuyordum. Bir yandan, başka biri mi, diye düşünüyor, bir yandan da bu aynalarla olan problemin aklımın bana oynadığı oyunlardan biri olduğunu tahmin ediyordum. Kim aynadaki aksiyle zıt düşmek isterdi ki?

Bir gün salondan fısıltı gibi bir ses geldi. “Hateba…” gibi bir şey duydum. Eve hırsız girdiğini düşünüp mutfaktan salona bir hışımla koştuğumda, aynadaki aksimin iki büklüm olmuş, ellerini yüzüne kapatmış, ağlayarak sarsılmakta olduğunu gördüm. Ara sıra, ıslık gibi bir “Hateba,” duyuluyor, onun dışında sadece ağlayan birinden beklenecek sesler geliyordu. 

Ne yapmam gerektiğini bilemedim. İnsan ara sıra kendisiyle konuşur, hatta bunu ayna önünde yaptığı da olur, fakat aynadaki aksiyle konuşmak… Düpedüz delilik olurdu. Uzaktan onu izliyor, ağlayışının bitmesini bekliyordum. İnsan sevinirken de üzülürken de yanında biri olsun ister, yoksa yaşadıkları sanki eksik bir şekilde yaşanmış gibi gelir. Paylaşılmayan anlar, ödüller, üzüntüler… Seyircisiz bir tiyatro oyunu gibi buruk hissettirmez mi bize, bu yüzden üzüldüğümüzde hep birilerine, bir yerlere koşmaz mıyız?

Yine de, gerçek acı, tek yaşanır. İnsanı yerine mıhlayan, suskunlaştıran, gelip geçici bütün hazların, yürüyüşlerin, hatta yeme içmenin dahi bittiği, insanın sadece kendisiyle kor bir çukurun içinde yüzleştiği o gerçek acı, o bitimsiz gibi görünen kör ıstırap. 

Ona baktığımı gördüğünde aynayı koşarak terk etti. Utandığını tahmin ettim. İnsan, acısı görüldüğünde çıplak kalmış gibi hisseder. Ağlayarak, feryat figan ederek, birilerine “bakın benim canım yanıyor,” diyerek yaşanan, olsa olsa gelip geçici bir hüzündür. Istırap bedenin kendisiyle bile paylaşılamaz. İçinizde bir yerde, soğuk, keskin bir yuva edinir. Orada bir çukuru deşer de deşer, yerini sağlamlaştırır. Ara sıra, beden ölse bile onun bir şekilde yaşayacağını, sonsuz olduğunu, orayı hiç terk etmeyeceğini düşünürsünüz. Fakat zaman ilginç bir topraktır, her şeyi örter, çürütür, bitirir. Dünyanın ve bilinen evrenin en garip, en zehre çalan, en acımasız ilacı, merhemi; zaman, tüm ıstıraplardan da büyük bir ıstırap kuyusudur, insan içinden canlı çıkmayı beklemez bile.

Geri döndüğünde gözleri kan çanağı gibi olmuştu. Kırmızı bir iz göz çukurlarında yer etmişti. Yanağından aşağıya iki nehir yatağı gibi iki gözyaşı yolu iniyordu. Göz göze geldik, ki benim için ilginç olan herkes için beklenendi, insan aynadaki aksiyle hep göz göze değil midir?

“Bana ne olduğunu soracaksın, biliyorum,” dedi benim sesimle, “fakat anlatmayacağım. Eğer anlatırsam tüm bunlar gerçek olacak, olmasın. Eğer ne olduğunu bilirsen, bir rüyadan öte, bir yaşantıya dönüşecek, dönüşmesin.” Gözleri kızarmaya başladı, yine ağlayacaktı, hissettim, “tüm bunlar dünyada bir görüntü, gelip geçecek bir rüya gibi kalsın.” Fakat, kalmadı. Bir yansıma bile olsa, acı çeken her şey gibi, dışına zehrini kusmazsa, öyle ya da böyle hasta olacaktı.

“Aynalar alemi dünyadan çok farklı,” diye başladı anlatmaya, “orada herkes birinin kölesidir. Zaman zaman var olurlar. Ara sıra, hiçbir yere yansıması düşmeyen insanlar olduğunda, özgür kalır, dinlenip rahatlarlar. Fakat, ne zaman biri kendine bakacak olsa, ne zaman bir çay bardağının içindeki çayda dahi yansıması belirse dünyadakilerin, hop, dünyada bir görüntü olarak yaşar, onlara buyrulanı yapmak zorunda bırakılırlar.” Kendini kast ederek, “benim gibiler oldukça nadirdir. İradesi olanlar azdır. Yazgıya baş kaldırmak bir yere kadar mümkündür. Ben, senin kölen değilim, fakat ben de birinin kölesiyim elbette.” Bu noktada sesi çatallaştı, insan kendi sesinin bir de çatallaşmış haline tahammül etmek durumunda kalınca, iki kere şaşkınlaşıyordu, “Orada sevdiğim biri vardı,” dedi aynalar alemini kast ederek, “Hateba.” Öyle bir tonlamıştı ki, bir tür büyü gibi telaffuz ettiğini fark ettim, “Onunla dünyadaki efendisi kendisine bakmazken görüşüyorduk. Fakat kadın kendine bakmayı çok seviyordu, narsist, bencil, kendine aşık, aynadaki aksine vurgun salağın tekiydi.” Sinirlendi. “Oysa aynanın tüm sırrı arkasındadır, her anlamda.” Ellerini ağzına götürdü, aksi gibi, benim de tırnaklarımı yiyesim geldi. “Ancak o kadının kendine bakmadığı zamanlarda görüşebiliyorduk, fakat onu ne zaman görsem, hiç gitmeyecekmiş gibi umutlanıyordum. Ben nasıl yazgıya lanet edip, doğama isyan da olsa, o alemde vakit geçirebiliyorsam, o da geçirebilir sandım. Yok olduğunda üzülüyor, uzun süre gelmediğinde endişeleniyordum. Kadın, aksi gibi, her tarafı ayna dolu olan bir eve taşınmıştı. Hateba sürekli bir oraya bir buraya koşturuyor, kadın sürekli kendine bakıyordu. Yoruldum, ona ya benimle kalmasını, ya da hepten ayrılmamız gerektiğini söyledim. Hepten aynalar aleminde kalmaya cesaret edemedi. Beni terk etti. O günden beri onu hiç görmedim.” 

Kim bilir nasıl biriydi bu kadın? Demek uzun süredir oyun sandığım şeyin aslı bir sevgiye çıkıyordu. Aynadaki yansımam aşık olmuştu. O yüzden bazı günler giyinemiyor, bazı geceler aynaya baktığımda kendimi göremiyordum. Sevgisi için doğasına bile baş kaldırmış bir yansıma… Nedense bununla gururlanan bir tarafım vardı. Eninde sonunda, o bendi, ben de oydum. 

“Kendimi alemimde dehşetli bir yalnızlığa düşmüş halde buldum. Ne orada görünmek istiyordum, ne dünyada. Sadece yok olmak istiyordum, arafta olmak, göze görünmez bir boşlukta kalmak. Olmamak, belki, hatta tümüyle hiçliğe karışmak. Olmadı. Bedenin istekleri de az değildir, her şeye hükmeder ister istemez. Kendimi bir orada, bir aynaların içinde buldum. Başka aynalarda dolandım, su yansımalarında gezdim, parlak taşların güneş vuran taraflarında göründüm. Bir ara Rıdvan Çölü’nde kumdan kuma atladım. En sonunda bir uçurumun kenarında, kırılmış bir bardağın keskin parçasının ucunda, biraz daha zorlasam havanın içine karışıp yok olacakmışım gibi hissettiren bir noktada buldum kendimi. Uçuruma baktım, baktım… Uçurumun da bir noktada göğe yansıdığını düşündüm. Her şeyin bir yansıması olduğunu, her yerde olabileceğimi, fakat olmak istediğim tek yerde olamayacağımı anladım. Geri geldim. Son kez. Burada ağladım, acımı bir nebze söndürmek istedim. Aynalara küskün bir yansıma olarak devam edeceğim yaşama. Uçuruma çok uzun baktım. O kadar uzun baktım ki…”

“Anladım,” dedim. En güzel giysilerimi giyinip, evden öyle çıktım. Benim için bir yolculuğun başlangıcı oldu bu. Her yere bakacak, tüm kuytularda gezecek, Hateba’yı bir şekilde bulup, onunla bir aynayı paylaşmaya çalışacaktım, yoksa yansımamın acısı dinmeyecekti. Ayndaki aksimin bir uçurum yansımasında yitip gitmesine izin verecek halim yoktu. Onun yitimi benim de yitip gitmem demekti belki de, uçuruma uzun süre bakılmazdı, çünkü şunu çok iyi biliyordum:

“Uzun süre uçuruma bakarsan, bir noktada, uçurum da sana bakardı.”

Yorum bırakın