
İnsan, bazen içi Lima Denizi gibi yanarken…
Uzun yolculuğundan sonra kalenin kapısına vardığında, ayaklarının çoraplarıyla birleştiğini, ortaya terli cıvık cıvık bir yaratığın çıktığını düşündü. Tam üç gün yürümüş, dağları tepeleri aşmış, zaman zaman yolun hiç bitmeyeceğini düşünmüştü. Şimdi önünde eşsiz burçlarıyla Eemar Kalesi duruyordu. Yüce Kabran’ın terk ettiği, Yüce Ahab’ın lanet ettiği, doğu ile batının düğmesi, aralarındaki nokta, iki yaka arası, Eemar Kalesi.
“Atım çatladı, efendim,” dedi kalenin komutanı neden yaya geldiğini sorduğunda. Bir subayın böylesine gayriresmi bir görüntü ile kaleye yaklaşmasına nedense kızmış, fakat atı çatlatanın da yolun zorluğu olduğunu bildiğinden, pek bir şey demeden durumu kabullenmişti. Kim bilir ne kadar zor bir üç gün olmuştur, diye düşündü içinden, yine de üzerinde durmadı, asker dediğin dayanıklı olurdu.
“Sevgili anneciğim,” diye başlamıştı mektuba, “Eemar Kalesine vardım. Lima Denizi’nin muhteşem manzarasında günler öylesine tekdüze geçiyor ki, tanımadığım bir kediyi dahi görmek bana çok farklı bir şeymiş gibi geliyor. Burası her bakımdan askeri bir mekan, sanki bulutların bile nöbet değişimleri var. En kontrol edilemez, en kestirilemez durumlar için dahi yönetmelikler mevcut. Yemekler çok güzel. Kilo bile aldım. Bir savaş olduğunu, Ahab’ın sınırları değiştirmek için batıya doğru yürüdüğü falan palavra! Burada keyfimiz yerinde, her şey yolunda. Beni merak etme.”
Kale duvarlarına inen bir topun odayı sarsmasıyla yazdığı mektuba ara vermek zorunda kaldı. İki gündür yemek yemediğinden midesinin gurultusu, top marifetiyle parçalanan duvarın dökülüşüne benzer bir ses çıkarıyordu. Tüm askerler savaş arar, hatta tüm insanlar, tüm insanlar uğruna ölebilecekleri bir savaş arar. Durağan, değişmez, tekdüze bir rahatlıktansa, kahramanca savaşlara gebe bir kaos yeğdir. İnsanı her şeyden önce beklemek öldürür, umut gömer. Yaşam bir tür mücadele olmadığı sürece anlamsız bir zaman geçişinden öte nedir ki? Yine de, kaleye geldiği ay patlak veren savaş, Kahor’a dünyadaki en şanssız insan gibi hissettiriyordu. Savaşmak istiyordu elbette, bir noktada bunun için asker olmuş, akademideki küfürlere; zor koşullara; sabah dörtte uyanmalara bu sebepten katlanmıştı; yine de, bir hafta sonra çıksa daha iyi olurdu şu savaş hani.
“Anneciğim, kalenin inanılmaz bir bahçesi var. Hebül-Muhur diyor askerler ona. ‘Hükmün Mührü’ diyen de var, Kabran’ın babası kafasından kelimeler uydurup kendi kendini inandıran bir deliymiş, diyen de. Yine de insan o bahçede gerçekten farklı bir ruh haline giriyor. Çiçekler o kadar taze kokuyor, ağaçlar o kadar güzel meyveler veriyorlar ki, keşke burada olup görebilseydiniz, diyorum. Hatırlarsınız, harp akademisindeyken, sürekli savaşla alakalı kabuslar görüyorum, derdim. O kadar iyi hissediyorum ki, kabuslar da bitti.”
Çünkü birinin tam ortasında buldum kendimi, yazmak istedi, yazamadı. Kaldığı odanın dışarı bakan tek penceresi, Hebül-Muhur’a bakıyordu, ya da ondan kalanlara demek lazım. Aç kalan askerler çiçekleri bile talan etmiş, ağaçlar ya silah yapmak için ya da yakmak için kesilmiş, ortada sadece çölden bozma koyu kahverengi bir toprak, biraz da çim kalmıştı. İnsanların çöl yolculuklarında helvadan putlar yapıp, sonra kendi tanrılarını yediklerini duymuştu. Açlık, öyle garip bir efendidir ki, insan bir noktadan sonra o ne buyurursa onu yapmak zorunda kalır. Henüz öyle bir tehlike yoktu, fakat bir ay sonra, yamyamlık da başlardı.
“Ah, ne kadar aptalım! Size Lima Denizi’nden bahsetmeyi unuttum. Dünyadaki tüm tarlalardan ve meyve bahçelerinden daha bereketli bir deniz düşünün anneciğim, işte o deniz Lima Denizi’dir. Balık yemeyi ne kadar sevdiğimi bilirsiniz, fakat burada ben bile balık yemekten bıktım. Deniz resmen üstümüze balık kusuyor, biz de ısrarlarına dayanamayıp ancak bir iki tanesini yiyebiliyoruz. Buraya gelen askerler, birkaç gün geçtikten sonra, hayatları boyunca balık görmek istemediklerini söylüyorlar.”
Lima Denizi’nin kaleye bakan kısmı cayır cayır yanıyordu. Kalenin yegane su ve taze yemek kaynağını da böylece keseceğini düşünen düşmanlar, sönmeyen bir ateşle sıcak bir duvar örmüşlerdi. İlk kez yanan bir deniz gören Kahor, ne garip demişti içinden, oysa şimdi atlasam beni ıslatacağına adım gibi eminim. Açlıktan delirip atlayan rütbesiz askerler, bir süre suyun altında yüzdükten sonra, nefesleri yetmediğinden yüzeye çıkıyor, yanarak can veriyorlardı. Ya boğulacak, ya yanacaktınız. Eemar’dan kaçış yoktu, en azından şimdilik.
“Komutanlarım çok iyi insanlar. Ne zaman istersen git, iznini kullan diyorlar, fakat ben istemiyorum. Bu kadar güzel bir kaleyi, bu güzel havayı, insana iyi gelen yemekleri, deniz manzarasını…”
Gözyaşları mürekkebi dağıtmıştı. Tanrım, diye fısıldadı, bu savaştan canlı çıkabilecek miyim? En yakın arkadaşını -elbette, daha yeni geldiği için, tanıştığı ilk kişiyi- kaybedeli on saat dahi olmamıştı. Komutanları son mektuplarını yazmalarını, taarruzla açlıktan ölmek arasında kalırlarsa, kesin ve toplu bir taarruzun en azından askerlik onuruna yakışan bir şey olduğunu söylemişlerdi.
“Kısaca anneciğim, burada çok mutluyum. Aklınız bende kalmasın. Bana bol bol yazın, eğer bir haber alamazsanız da üzülmeyin, kale uzak bir noktada bulunduğundan posta memurları çok sık uğrayamıyorlar, bazen yıllarca mektupların yerlerine ulaştırılamadığını söylüyorlar. Savaş dedikodularına da kulaklarınızı kapayın, yalan bunlar, eğlence arayan tilki ruhlu simsar serserilerin uydurduğu masallar işte. Sizi çok özledim, en kısa zamanda yanınıza geleceğim. Oğlunuz, Kahor.”
Mektubu zarfa koydu. Top atışları sıklaşmaya başlamıştı. Yine de, dört asırdır dimdik duran kale, bana mısın demiyor, her şeye dayanıyordu.
İnsan, bazen içi Lima Denizi gibi yanarken, Eemar Kalesi gibi dimdik dururdu. Savaş sürüyordu.


Yorum bırakın