Yetmişinci Bab: Yaşsız Ağlamalar

Gök karanlık bulutlarıyla yükünü boşaltacağı bir yer bulmuştu…

Yaşanacak çok zaman yoktu, hayat kısacık bir rüyaydı, yine de garip bir şekilde, sanki tüm zamanlar bizimdi. Lima Denizi’nde ilerlerken, her şey hem sonsuz, hem de kısacık bir an’a hapsolmuştu. Gemi ilerlerken zaman zaman kamarayı bir beşik gibi sallıyor, midemi alt üst ediyordu. Güvertede bir oraya bir buraya koşturan denizciler, dümeninde bir tanrı gibi ilerideki göze görünmeyen karaları ve sandığındaki pusulayı izleyen kaptan ve biz; yolcular, kaptan ve meleklerinin garip kulları gibi yazgımıza teslim olmuş halde ilerliyorduk. Lima Denizi için küçük, gereksiz, olağan; bizim içinse sonsuzluk gibi gelen uzun yolculuğun üçüncü ayıydı, artık kendimi tam olarak tanıyor muydum, gemiye binen adamla aynı kişi miydim, adım hala Kahor muydu, bilmiyordum.

Evin bahçesindeki hurma ağaçlarını izliyordum. İklimlerinden o kadar uzakta, yabancı bir toprakta ve iklimde, yine de bu kadar bereketli bir şekilde büyüyen o ağaçlara imreniyordum. Hayatı boyunca büyüyeceği toprağı aramış da bulamamış bir ağaç gibi her gittiğim yerde yabancı hissediyordum. Herkes az ya da çok yabancıdır, misafirdir, geçicidir. Tüm misafirlikler er ya da geç, zamanın kalkışı ölümle sona erer. Yine de bir noktada, insan, burası benim evim diyebileceği bir dünya parçasına er ya da geç kavuşur illa. Neden bazı insanlar ait oldukları topraklara doğarken bazıları hayatları boyunca sanki oraya fırlatılmış gibi hissederdi? Bazıları yerini bulmak için, yeşerebilmek için, rahat bir nefes için ülkeler aşması gerekirken, nasıl oluyordu da diğerlerine en olağan yaşam ihtimali bir sokak ötelerinde hazırda bekleyen küçük bir ev oluyordu? Arayış insanın içinde miydi, yoksa sonradan mı ediniliyordu? Fallarda neden arkadaşlarıma sürekli evlilikler, evler, terfiler çıkarken; bana kalan sadece uzun yollar ve büyük gemiler oluyordu? Tüm yolculuklar değişmez bir şekilde kendini yanında götüren insanla ilgiliyse, o kadar yere gitmenin, o kadar şey görmenin değeri neydi ki, hiç. Beyhude bir mekan değiştiriş, aşağı yukarı bir kat yukarıdan manzaraya bakmak gibiydi, bakış açısını değiştirmekten başka, nasıl bir amaca hizmet ediyor olabilirdi ki?

Kamaram oldukça küçüktü, yine de insanın bir deniz yolculuğundan beklediği bütün lüksleri sağlıyordu. Yazı yazabileceğim bir masa, rahat bir yatak, her an emrime amade bir ışık. Bunun dışında olan ihtiyaçların hepsi kamaranın dışında görülüyordu. Her gün üç kere, geminin ortasındaki yemek salonuna gidiyor, diğer yolcularla kısa karşılaşmaların tadını çıkarıyordum. Günler öyle kaygan ve aynıydılar ki, ne zamandır bu gemide olduğumu sorsanız cevap bile veremezdim; kim bilir, belki de bu geminin içinde doğmuş ve aynı şekilde bu geminin içinde ölecektim; zaten düşününce tüm karalar da denizin üzerinde yüzen koca topraktan gemiler değil midir? Ne fark ederdi ki. 

Ara sıra güverteye çıkıp, elimde pipomla sonsuz gibi görünen denizi izliyor, diğer denizi izleyen yolcularla beraber hayatımı düşünüyordum. İnsan sonsuz şeylerin ortasında sonlu hayatı sanki daha uzaktan görüyor, algısı genişliyordu. Rıdvan Çölü’nden geçip filozof olan çoktur, Lima Denizi de bir tür ıslak çöldü aslında, sadece iklimleri farklıydı. Uzakta, görünmeyen varış noktamıza doğru baktığımda -ya da baktığımı sandığımda, çünkü pusulam yoktu- bir noktada bu denizin de bitimli olduğunu, dolayısıyla zamanın da, hayatımın da, tüm bu düşüncelerimin de bir yolculuk gibi nihayete ereceğini kavrıyordum. İnsan hayatı boyunca deniz hakkında düşünebilir, fakat karada düşündüğü tüm bu düşüncelerin yanlış olduğunu ispatlamak için, beş dakikalık bir Lima yolculuğu yeter. Dağ görgüsü Kabran Dağı’ndan çalınır, deniz görgüsü de Lima’dan edinilir, dünyada bizzat hissetmeden anlayamayacağınız hisler var; ne kadar okuduğunuz ya da bilgili olduğunuz önemli değildir, gidip havasını solumadan onlara sahip olamazsınız.

Bu yolculuğa çıkmadan önce küçük bir evim vardı. Hayal meyal hatırladığım ilişkiler, genç insanlar, akşam buluşmaları. Zaman zaman kendimden uzaklaştırdığı için sevdiğim şeyler, aynı sebepten içimde küçük siyah bir nefret canavarı doğmasına sebep oldu. Sıkıldım. Basitçe insan önce konfor ister, bunun için uğraşır; bir düzen, belli bir zaman döngüsünde tahmin edilebilir bir hayatın çekiciliği azımsanacak gibi değildir; fakat sonra, bir noktada resmen kırılma benzeri bir ses gelir, insan günlerin tekdüzeliğinden usanır, canı yollar çeker. Cesaret edebilen yola çıkar, korkaklar yalanlarını yaşar, zaman bir şekilde geçip gider.

“Bir girintinin serinliğinde yazıyorum bunları,” elimdeki yırtık kağıt dağılacak gibi eprimişti, yine de yazıları okunuyordu, “zaman öyle garip akıyor ki buralarda, neredeyse geçmiyor diyesim geliyor. Bir sohbeti onlarca saat sürdürebildiğimiz, zamanın koşan atlar gibi ilerlediği, dünyanın ipinden boşanmış bir topaç gibi hızlı döndüğü günleri yitirdim, biliyorum. Rıdvan Çölü acımasız, tek damla suyum boşa gitmesin diye ağlayamıyorum bile. Sessiz, susuz, insanlık dışı bir kendini tutuşla ağlıyorum artık. Senin için ağlamak, ölü bir çiçeğe su vermeye benziyor, boşa. Kendimden kaybetmekten yoruldum, kendimi kaybettiğimi fark ettim, buldum. Aşkını büyük şeylere anlattığım zamanlardan utanıyorum. Sevgini koca koca güçlerden dilediğim zamanlar, bir çocuğun onu döven daha büyük çocuğu öldürsün diye Allah’a yalvardığı aptal sinirine benziyor gözümde. Hatıraları hatırladığım zamanlar bitmiş, bunu yaşsız ağlamalarımdan birinde fark ettim, ancak anımsamalar kalmış geride. Sesin nasıldı, nasıl bakardın, bir kuşun kanat çırpışının üzüntüsünü yaşar mıydın, yumurtayı nasıl severdin, hepsini unuttum. Sevgini dev güçler alır götürür sanıyordum, oysa Rıdvan Çölü’nün kaya bile olamamış küçük kumları, derimin üzerindeki küçük bir böcekmiş gibi koparıp götürdüler onu benden. Buraya kadar gelmeme bile gerek yokmuş, keşke hiç gelmeseymişim, yine de iyi ki gelmişim. Sevginin ne kadar küçük olduğunu sonsuzlukta gördüm, sevgimin ne kadar büyük olduğunu ise çöle gelince anladım. Böylesine büyük bir çöle senin gibi küçük bir vahayı yakıştırdığım için kendimden utandım. Gönderdiğin onca mektubun içinden bir tanesini okuyabildim ancak, onda bile hala ne kadar haklı olduğunu, zamanın ve dünyanın sana nasıl karşı geldiğini anlatmışsın. Bahaneler içinden bahaneler bulmakta üstüne yoktu. Bir bahaneler çölünde yitip gitmiş gereksiz bir barbar kadar değerin yok gözümde. Hiç susuz kalma, yine de ağlayama, ölü çiçeklere su vermeyi de bırak. Bir şansın vardı, hevesle kaybettin, şimdi bütün heveslerin bir kaybedişin üzerine inşa olacak, bununla yaşa. Tek dileğim, denizlere yazgılanasın ki, bir suyun onun içindeyken nasıl da susuz bırakabileceğini bir kez olsun göresin. Ben suların değerli olduğu yerinde kaldım dünyanın, sen ise içtikçe susatan suların ortasında bir yaşam yitiresin. Kendine iyi bak demiyorum, kendinden başka bakacak bir şeyin olduğunu kabul edemeyen birine kendine iyi bak denmez, fakat kendine güzelce bir bak tekrar, neye dönüştüğünü gör. Bir daha da mektup yazma bana, çölün kumları arasında yitip giden okunmayan kelimelere dönüyor kağıtlar, yazık. Git artık, beni benimle bırak, kendime iyi geliyorum.”

Bir gün tanrılardan birinin bir diğerine küstüğü söylenir. Aralarındaki mesele öyle çözülemez bir meseleymiş ki, diğer tüm güçler birleşip bir olsunlar diye uğraşmalarına rağmen, bir türlü yan yana gelememişler. Biri sessizliğin ve kumların yurdu, Rıdvan Çölü’nde beklerken, diğeri ağlaya ağlaya tuzlu bir ağlayış denizi olan Lima Denizi’ni yaratmış. Bir küskünlükten Babel’e koca bir çöl ve koca bir deniz kalmış, meselenin ne olduğunu hala bilen yok.

Bu yolculuğa yedinci çıkışımdı. Her seferinde yeni şeyler görsem de, her seferinde kamaranın sallanışından midem bulansa da, her seferinde “bu sefer inip, karada bir yaşam kuracağım,” desem de, bir türlü inemiyordum. Birimiz çöllerde kalmıştık, birimiz sonsuz bir gözyaşının ürünü olan Lima Denizi’nde, dünyanın belki birbirine en zıt iki parçasına yazgılanmıştık. 

Gök karanlık bulutlarıyla yükünü boşaltabileceği bir yer bulmuştu, gözyaşından yaratılmış bir denizde bir türlü ağlayamıyordum, yaşsız ağlamalara yazgılanmıştım. Denizde yolculuk eden bir çöldüm.

Yorum bırakın