Yetmiş Birinci Bab: Unutuş Nehri

Unutuş Nehri’ne hatıra masalları anlattım…

Atım köşede sessiz sessiz beklerken, buraya kadar gelmenin dahi, anıları ne kadar silikleştiğini fark ettim. Uzun kuyruk sonu gelmez bir bekleyişte kaybolmuş kederli kalabalığı nehre kadar uzanan bir yılan gibi dizmişti. Tek tek yüzlerine baktığınızda anlaşılmayan, fakat toplu olarak sanki üstünüze üstünüze akan bir tür hüznün yarattığı his, kalbinize fiziksel bir ağırlıkmışçasına çöküyordu. Sıra yavaş yavaş ilerliyordu, fakat insanlar o kadar yol gelmiş olmalarına rağmen isteksizce yürüyorlardı, sanki ilerlesin istemiyorlardı bir yandan da.

Önümdeki adamın Hebül-Muhur rengi pelerini gözümü aldı. Yeşilin hem böylesine karanlık hem de böylesine parlak bir tonunu seçmesi, iyi giyinmeyi sevdiğini gösteriyordu. O kadar yol gelmiş, yine de hiç kirletmeden buraya kadar tertemiz tutmayı başarmıştı. Gözleri ilerideki bir noktaya, sanki içindeki ruh boşalmış gibi bakıyor, sıra umrunda değil gibi gözüküyordu. Neden bilmiyorum, onunla konuşmak için içimde onulmaz bir istek duydum. Buraya gelen birine ne sorulur, nasıl konuşulabilir bilmiyordum, çekindim. İnsanlar buraya hiçbir zaman sebepsizce gelmezler, en son çözüm hep bu sıranın sonunda beklemektir ya da nihai olarak kendini öldürmek. “Hatıralar,” demişti bir arkadaşım, “ölüme doğru giderken yanımızda yük gibi duruyorlar, yavaşlıyoruz.” Bir Arap şairi, insanın kalbinin bir yük devesi gibi arkasından geldiğini söyler; deve ne kadar yüklüyse, o kadar yavaşlar, bize yetişemez. Ben uzun zamandır devemi göremiyordum bile, o kadar arkasında kalmıştı ki yolumun, kim bilir, belki yükün altında ezilip ölmüştür bile.

“Çocuklarımın söylediğine göre buraya altıncı gelişim,” dedi birden önümdeki adam, “her seferinde en zor kısmı yolu bulmak oluyordur herhalde.” Pelerinin altında pipo gibi duman çıkaran bir şey tutuyordu, sanki pipoyu o değil de pelerini tüttürüyormuş gibi görünüyordu böylece. “Bir keresinde Kabran’ın oğlunu görmüştüm, yolu bir türlü bulamamış, Baas’ta başka bir nehir bulmuş kendine, fakat işe yaramamış, ne anlattıysa aklına kazınmış, kurtulamıyormuş.” Gülümsedi. “Aptal çocuk, babası da az aptal değildi ya, piçi daha aptal çıktı.” Kahkaha atmaya başladı, sonra birden, gülümsemesi histerik bir ağlamaya dönüştü, “ne oldu da bu hale geldim?” diye sordu karanlık bir tonda, fısıldayarak, sonra önüne döndü, bir daha da konuşmadı. 

“Yaralarımı gördüğüne göre,” dedi üstündeki gömleğin düğmelerini tekrar iliklerken, “şimdi seninkileri göreceğim.” Gülümsedim, “benim hiç yaram yok ki,” dedim. “Herkesin elbet bir yarası vardır, yaşamak bir bıçaktır, kesilmeden elinde tutamazsın.” Omzunun altından başlayıp kasıklarına kadar inen iz, babası tarafından kovalanırken düştüğü uçurumdan yadigar kalmıştı. Genç kızlığında şehir şehir gezmiş, durulmuş, insanların ne kadar iyi, ne kadar kötü olabileceğini görmüş; kimsenin kabul etmeyeceği şeyleri kabul etmiş, kimsenin katlanamayacağı hakaretlere katlanmış, en sonunda bir randevu evinde sürekli bir iş bulmuştu. Kim bilir günde kaç kişiye aynı gösteriyi yapıyordu: “Yaramı gördüm, yaranı gösterme sırası sende.” Garip, büyülü, çekici, ucuz, kötü… Ne derseniz deyin, iyi bir bitiriş cümlesiydi. “Ben hayatı çok iyi tuttum demek ki,” dedim kahkaha atarak, “beni hiç kesmedi.”  Gözlerinin içinde, girdiği pozdan mı, yoksa gerçekten mi olduğunu anlamadığım bir boşlukla konuştu, “öyle bir kesilirsin ki, dünyanın tüm terzileri birleşse toparlayamaz seni.” Hem bir dua, hem bir lanet gibi söylemişti bunu. “Buraya tekrar geleceksin, adım Hateba,” gözlerindeki boşluğu doldurmuş, müşterilere seslendiği sesine dönmüştü, “kapıdakilere söylersin bir dahakine.” 

İnsan yaşamı bir nehrin içine atılmak gibidir. Sürüklenirken manzarayı izleyenler ve sürekli debelenenler vardır. Benim nehrim tam da o gün bir kayaya toslamış gibi harlamaya başladı. Ne ilerliyordu, ne de akıyordu, taşa çarpa çarpa parçalanıyordu o kadar. Günlerce, gecelerce oraya gitmemek için kendimi ikna etmeye çalıştığım iç hesaplaşmalar yaşadım. Hayatımı seviyordum, işim iyidi, insanlar arasında bir itibarım vardı. Beni öyle bir yerde görüp, bir de sürekli gittiğimi duyduklarında, yüzüme nasıl bakacaklardı? Benimle dalga geçecek, kişiliğimden şüphelenecek, insanların uzak durmak isteyeceği birine dönüşecektim. Yine de, elbette, kendimi tutamadım. Defalarca gittim, defalarca, “Hateba’ya geldim,” dedim. Kapıdaki ızbandut gibi adamların şeytanca gülüşlerini, insanların bir yerden sonra dükkanıma gelmeyi bırakmasını, işlerimin gittikçe kötüleşmesini umursamadım. Yarasını görmem gerekiyordu, gördükçe yaralanıyordum, hayatı yanlış tutuyordum, farkında değildim; kesildim. 

Bir gün, Hateba yok oldu. Kuş olup uçmuştu sanki, kimse nereye gittiğini bilmiyordu. Randevu evinin patronuna, ızbandutlara, sürekli müşterilere… kısaca herkese sordum, bilen yoktu. Her gittiğimde aynı yanıtı almaktan yıldım, gitmemeye başladım. “Hatıralar,” diyen arkadaşımı hatırladım. Anılar peşimi bırakmıyor, geceleri uzatıyor, gündüzleri uzatıyor, zamanı eğip büküyorlardı. Dünya, taşıyamayacağı bir yükle yüklenmiş bir deve gibi olduğu yerde kalmış, ilerlemiyordu. Sürekli o yarayı, bir daha görmem gerektiğini, bir kez olsun ona, “ben de yaralandım, bir yaradan ötürü,” demek zorunda olduğumu, “sen de benim yaramı gördün artık, al bununla ne yaparsan yap,” demem gerektiğini düşünüyordum.

Bir gecenin ortasında, yanan mumu izlerken, elime nasıl aldığımı bilmediğim bir bıçağı tuttuğumu fark ettim. Parmağımı ucunu hafifçe kestim, akan kanı izledim, fakat öyle bir bakıyordum ki, sanki akan kan benim değil, bir başkasınındı. Birden gelen bir itkiyle, gömleğimi çıkardım, omzumun altından kasıklarıma kadar olacak şekilde yılan gibi bir kesik attım. Hayat, beni de kesmişti. Hayat bir bıçaktı. Küveti sıcak suyla doldurup, içine girdim. Kıpkırmızı bir nehrin içinde, hareketsiz bir şekilde bekleyen, unutulmuş bir ceset gibiydim. Ağlamaya başladım, fakat ilginç olan, gözlerimden bir damla yaş gelmedi.

Sıranın sonlarına yaklaşmıştık. Önümdeki adamın piposundan gelen duman ara sıra gözüme giriyor, yine de o kadar rahatsız etmiyordu. En sonunda sıra ona geldiğinde, nehrin önünde oturdu, bağıra bağıra, “Bir zamanlar çok zengin, çok güçlü, çok genç ve çoktum. Şimdi az hissediyorum, ölüyorum, pişmanım. Yaşamı sonsuz bir kuyu gibi her istediğimde bana su verecek bir kaynak sandım, hunharca zalim, hunharca küstah yaşadım. Şimdi ancak bu yolculuğa yetecek kadar gücüm kaldı, yoruldum. Bana zengin olduğum zamanları, güçlü olduğum zamanları, genç olduğum o zalim yıllarımı unuttur ey Unutuş Nehri! Çok olduğumu unutayım ki azlığıma bu kadar yanmayayım, sadece normal bir ihtiyar gibi huzurlu ölmek istiyorum, bana bunu ver, ne olursun!”

Unutuş Nehri, adından da anlaşıldığı gibi, unutmak isteyen insanların gelip anılarını anlattıkları ve bunları unuttukları bir yerdi. Çaresiz dertleri olanlar, bir türlü aklından silemediği anılarla cebelleşenler… Devesi yüklü olanlar uzun bir yolculuktan sonra buraya gelir, nehre anlatır, unutur ve ilerlerlerdi. Tehlikeli tarafı, unutulan bir daha ne yapılırsa yapılsın hatırlanmazdı. İnsan ancak ve ancak, gerçekten tamamen unutmak istediği şeyleri anlatmalıydı, yoksa kaybedilenin geri gelme imkanı yoktu.

Adam gözündeki boşluğu yitirerek, ilginç bir mutlulukla nehrin karşısına geçti. Piposu elinden düşmüş, gerisinde kalmıştı. Arkasını dönüp bana baktığında, işe yaradığını anladım. Gerçekten de unutmuş bir insanın rahatlığı vardı suratında. Heyecanlandım, günlerdir, gecelerdir uğramayan bir umut, şimdi içimi doldurmuştu.

“Ey Unutuş Nehri,” dedim. Düşündüm, düşündüm; belki günlerdir, gecelerdir tasarladığım tüm cümleleri, tüm kelimeleri bir bir hatırlamaya çalıştım, olmadı. “Hateba!” diye bağırdım sonunda. Aynı anda üstümden bir yük kalktı, sanki nehir kalbimden akmış, aklımı temizlemiş ve yoluna devam etmişti. Köprüden karşıya attığım her adım, sanki üstümden başka bir yükü alıyor, devem benimle yan yana yürümeye başlıyordu. Mutluydum, ki mutluluk, eninde sonunda dertleri unutuştan öte nedir ki? 

Arkama baktığımda, gömleğini çıkaran bir kadın gördüm, omzunun altından kasıklarına kadar uzanan bir yarası vardı, onu nehre sunuyordu sanki. “Kim bilir neler yaşamıştır, yazık,” diye düşündüm. Sonra nerede olduğumu bilmediğimi fark ettim, ne ara gelmiştim buraya, adım neydi, nereye gidecektim? 

Aklımda sürekli tekrar eden bir cümle vardı, nereden duyduğumu bile hatırlamıyordum, öylesine yürüyorum ormanın içinde:

“Unutuş Nehri’ne hatıra masalları anlattım, o kadar güzellerdi ki anlatırken ağladım, fakat ne anlattığımı unuttum.” 

Yorum bırakın