
Dağın öteki ucuna varıp…
Dağın öteki ucunda ne vardı, bu kadar beni çeken ve aynı zamanda dehşetle korkutan? Bir ihtimal, öteki ucunda da burada ne olduğunu merak eden, içi içini yiyen, günlerce gecelerde bu uçta olanları merak eden biri vardır, diye düşünüyordum. Sonuçta her şey, ancak tersiyle, bir noktada da ötekisiyle var olur, ömrün kanunu bu.
Elimdeki pipoyu Kebrir tütünüyle doldururken, dağın bu tarafında her şeyin ne kadar da az olduğunu düşündüm. İki küçük yolun geçtiği bu küçük köyde, ne olursa olsun her şey, o kadar değerliydi ki, bir zerresi dahi israf edilmemeliydi. Rahat bir nefes bile kısıtlı bir kaynak gibi gözükürdü gözünüze. Yarını dünden belli, hiç sürpriz olmayan; ilginç olan tek şeyin, hiçbir ilginçliğin olmaması olduğu, garip bir toprak parçasıydı burası. Doğan, doğmadan ölmediğine; yaşayan, dün canını yitirmediğine; yarını gören, dün intihar etmediğine üzülüyordu; resmen zamanın içinde prangalarıyla ilerleyen, tekdüze bir yolda ara sıra çiçekler gördüğü için kendini şanslı sayan köle kafilelerine dönmüştük. Bu döngüyü kırmak, dağın öteki ucunu görmek istiyordum, kırk yaşına gelmiştim.
Ektiğim ağaçların ve rengarenk çiçeklerin arasında, dağın zirvesinin göründüğü küçük kulübenin verandasında, Hateba ile iki tahta sandalyenin üzerinde oturuyorduk. Zirvedeki havanın nasıl olduğunu, oradan Kabran’ın nasıl göründüğünü; başkalarının da aynı manzaraya bakıp, aynı şeyleri düşünüp düşünmediklerini merak ederdik. Biricikliğimizi kabul etmek istemiyorduk, bu hayatı paylaştığımız herkesin böyle küçük anların sahibi ve yaratıcısı olduğunu düşünmek, bu billur zamanların bitecek olmasının yarattığı o ilkel hüznü bir nebze dindiriyordu. Mutsuzluğu dahi bir oyuna çevirmiş, hafif bir esinti gibi üzerimizden geçip gitmesine izin veriyorduk zaman zaman. Ki en zoru, hüznün oyunla karıştırılıp, bir tür mutluluk gibi yaşanmasıydı. Yaşamı katlanılır kılan, bu dert denizinde ilerlememizi kolaylaştıran, bizi oyunlarına bulaştıran biri olduğunda, hayat çekilebilir oluyordu.
Kafamı kaldırmadan, ancak ileriye bakarak, aynı sandalyede tek başıma oturuyordum. Diğer sandalye boştu, üzerindeki hava sanki bir biçime sahipmişçesine göz kırpıyordu. “Hala buradayım,” der gibiydi, “havayım, boşluğum, buradayım.” Göğsümün üzerinde bir bıçak, giriyor mu çıkıyor mu, ne yapıyorsa, acıtmaktan öte resmen parçam olmaya yürüyordu. Pipo yavaş yavaş yanıyor, duman benimle konuşmak ister gibi şekilden şekle giriyordu; onu da anlamıyordum, kendimi de; ne yazık, ne hazin.
Tam da bunları düşünürken, önüme gri bir kuş kondu. Çiçekler çoktan solmuştu. Baştanbaşa gri gök, baştanbaşa gri toprak ve baştanbaşa gri dumanlar, sanki dünya renklerini unutmuştu. İleride bir yerlerde, belli belirsiz hayvan sesleri geliyordu, sanki onlar da griydi.
Kırk yıldır yaşamın ortasında, dağın bu ucunda, aynı sandalyenin üzerinde bekledim. Yanımda oturanlar da oldu, boşlukla dertleşmeler de, kendimle bile olmadığım zamanlar da. Önce çocuk oldum, sonra genç, şimdi de yaşlı. Bu kadar zaman geçmesine rağmen, Kabran Dağı, değişmez bir gerçek gibi önümde durdu. O neden hiç değişmedi? Dünya neden yaşlanmıyor, gözümüzün önünde solup çürüyen çiçekler gibi yitip gitmiyor? Dünyanın zamanı, bizim zamanımızdan yavaş mı akıyor, yoksa ona göre çok mu genç kalıyoruz hepimiz? Dağın öteki ucunda, değişen bir şeyler oldu mu, oradaki çiçekler renklerini yitirmeden kaygısızca akıp giden bir nehir gibi rengarenk akmaya devam mı ettiler sahi?
Yaşlarımı saymaya başladığımda, geçişlerinin beni ölüme götürdüğünü anlamıştım. Her yeni yaş, ölüme doğru bir adım atmak, yaşamdan bir adım uzaklaşmaktı. Yollara çıkmak istemiştim. Farklı şehirleri görmek; Kebrir Ovaları’nda dolanmak, Rıdvan Çölü’nde yanmak, Borborin’in o buz gibi tundralarında pelerinime sarılıp ilerlemek… Oysa sandalyemi bir adım öteye bile ilerletmedim. Zirveyi görebileceğim en güzel yere sabitleyip, günlerce gecelerce gitmeyeceğim, gidemeyeceğim, hiç gitmeye çalışmayacağım şehirleri hayal edip durdum. Bir gün Metis gelip, yanıma bir sandalye daha koyana kadar, dünyada başka insanlar olduğunu dahi gerçek anlamda fark etmedim. Günler geçip giderken, onları tutacak bir yol olsun istedim, fakat tüm yollar gibi zamanı yitirmeden saklamanın yolları da bana yasaktı. Geçip gidişlerini izlemekle lanetlendim. Bütün bunlar olurken, ben yaşlanıp yiterken, çiçekler git gide soluklaşırken, Kabran öyle kayıtsızca duruyordu ki, güven veren o durağanlığın beni bir gün maceralara atacağını sandım, bekledim. Oysa yollar, ancak onlara çıkanlara hediyelerini sunar, onları izleyenlere değil.
Bir gece, yine sandalyemde otururken, gökyüzünde iki yıldız gördüm. Biri dağın benim olduğum tarafında, diğeri tam da dağın öteki ucunda duruyordu. İkiz gibi birbirlerini tamamlıyor, dağın zirvesinde koca bir ayna varmış gibi, birbirlerini yansılıyorlardı. Dağın öteki ucu var mıydı? Yoksa tüm bunlar koca bir yanılsama mıydı? Karanlıkta ne varsa, aydınlıkta da o vardı; o zaman dağın bu ucunda ne varsa, diğer ucunda da tam da aynı şey olması gerekmiyor muydu?
Cevapları bulmak için, yola çıkmam gerekiyordu. Dağın öteki ucunda ne olduğunu görmem gerekiyordu. Kabran’ın eteklerinden dolanıp, diğer tarafına varıp, o tarafta neler olup bittiğini görmek, nedense hem çekici hem de korkunç bir düşünceydi.
Dağın öteki ucuna varıp, tahta sandalyesinde oturan kendimle karşılaşırsam, ona ne diyecektim ki; kalkıp yola çıkmanın, hiçbir anlama gelmediğini mi?


Yorum bırakın