Yetmiş Üçüncü Bab: Ozan Borbo

Ey ışıl ışıl karanlık, ey kapkara ışık…

Ozan Borbo, Kebrir’in, hatta Babel’in en ünlü şairiydi. “Bir hayal kurdum en güzelinden, bahçem yandı gitti gül dikeninden…” türküsü, hala dilden dile dolaşır tüm Babel tarlalarında. Bilge personasına zıt, hareketli ve enerjik görüntüsü, hala her yere yürüyerek gidip at binmeyi reddetmesi, Rıdvan Çölü’nü tek başına geçtiği ve ismini “Çöl Uçuşu, Gök Yürüyüşü” koyduğu kitabı ile Ozan Borbo, insanların onları duydukları an itibariyle akıllarının içlerine kazınan dizelerin yaratıcısıydı.

Şiirlerinde Borborin’in tundralarındaki soğuğu, Kebrir kölelerinin isyanını, Büyük Kıtlık Bab’ı zamanındaki açlığı dahi bulabileceğiniz, Babel’in tümünü içine alan külliyatıyla eşsiz bir büst gibi duruyordu Ozan Borbo, tüm bu özelliklerine rağmen henüz elli yaşını geçmemiş, dünyanın daha yaşayacağı zamanlarını tüketmemiş bir insandı. Gözlerini diktiği dağları tüyler gibi hafif, gökten düşen yağmur damlalarını kum taneleri gibi kuru, zamanın geçişini bir solucanın yürüyüşü gibi yavaş algılayabiliyor ve ne yetenek ki, bunu aktarıp kitleleri etkileyebiliyordu.

“İlk şiirim elbette kötüydü. O ilk şiirin içinde şimdi yazarı olduğum kitaplarımı aramak, çamurda içinde olmayan bir altını aramak kadar beyhude olur. Zaman geçtikçe gelişen, değişen ve beni şair eden günler yaşadım. Bir başkası benim günlerimi yaşasaydı, o Borbo olacaktı, ben de o. Rıdvan Çölü’nden geçerken, bir gece o kadar aç kaldım ki, çıplak ellerimle kumu eşeleyip bulabildiğim böcekleri yedim. Açlığı böylece anladım. Borborin Buzulları’na yakın bir yerde, gece soğuğuna yakalanıp, öldürdüğümüz geyik cesedinin içinde çıplak saklanmak zorunda kaldığımızda, insanın derisinin nasıl da korumasız, ince, onu doğaya karşı hiç de üstün kılmayan bir şey olduğunu gördüm. Soğuğun hükmünü anladım. Soğuk ki herkesin yurdudur, insan ne kadar sıcak kanlı olursa olsun, bir gün olur; soğuğa varır, ölür. Böyle böyle yazıldı tüm şiirler. İçinde yürüyüşümden ayrı tek kelime, tek konu yoktur. Gördüğümü yazdım.”

Nerede doğduğunu veya yolculuğuna Babel’in neresinden başladığını ısrarla söylemiyordu. Ailesinin varlıklı olduğunu, fakat bunu elinin tersiyle itip bir şiir yolculuğuna çıktığını söyleyenler de vardı; tersine ailesinin Kebrir kölelerinden olduğunu, esarete dayanamayıp kaçtığını söyleyenler de. Hikayesi ne olursa olsun, şu an bulunduğu noktada, Babel’in yaşayan efsanelerinden biri olmuştu, hem de ironik olarak, ölümle ilgili bir şiirinin kral tarafından beğenilmesiyle.

“Kral ölür, taç yaşar devir devir/ Kebrir kalkar, tahtın birden devrilir/ Bir gün yüzünden ölümler okunur/ Güç sandığın Kabran, en büyük kahrın olur” yazmıştı. Kebrir’deki köle isyanından sonra yazıldığından, Kral Kabran, Ozan Borbo’yu ayağına kadar çağırmış, herkes idamına kesin gözüyle bakıyordu. Borbo, sakin bir tavırla tahtın olduğu salona girmiş, bir süre sonra Kabran nöbetçileri dahi çıkarmış, uzun bir süre baş başa görüşmüşlerdi. Salonun kapısını açıp dışarı çıktığında, Borbo ilk krallık şairi ilan edilmiş, nereye giderse gitsin kralın kendisi gelmiş gibi muamele görmesi emredilmişti. İçeride ne konuştuklarını, Borbo’nun zalim Kabran’ı nasıl ikna ettiğini bilen yoktu, bu gizem, Borbo’ya duyulan saygıyı bir kat daha arttırmıştı.

Yazdığı her şiir ezberleniyor, Babel’in şehir meydanlarında okunup yayılıyor, insanlar zaman zaman Borbo’nun peşine takılıp onunla beraber yolculuklara çıkıyor, fakat bir noktada illa onun gerisinde kalıyorlardı. İnsanların uyuduğu ya da dinlendiği zamanlarda yürümeye ve başka başka yollar bulmaya meraklı olduğundan, ona uyum sağlayıp tüm yolculuğuna şahit olabilen biri bulunmuyordu. 

Bir gün Balile Sahilleri’ne gidip, orada birkaç gün kalmak istemiş ve kendine mütevazi sayılabilecek bir handa küçük bir oda ayarlamıştı. Odasına geç saatte varmış, mum ışığında çantasını dolaba koyup uyumuştu. Uyandığında güneş yeni doğuyordu. Odanın penceresinden gördüğü manzaraya dair bir şiir yazmak istemiş; çantasından defterini almak için dolabı açtığında, derisinin üzerine aslan dişi şeklinde bir kumaşın dikilmiş olduğunu görmüştü. Bu, Kuhhur’un en bilinen tehdit yöntemlerinden biriydi. “Seni görüyor, biliyoruz, Baas seni istemiyor,” demekti. O gün hiçbir şeyden korkmayan, Kral Kabran’ın yanına sakince gidebilen adamın, pılını pırtını toplayıp Balile’den kaçtığını görmüşlerdi. Kuhhur, birini sadece bir kez uyarırdı. Azrail’in dahi Kuhhur’un hızına yetişemez, derlerdi; öldürdüklerinin cesetlerinin, hala öldüklerini anlamayıp can çekiştiğini söyleyenler vardı. Fakat onları gören kimse de yoktu aslında, hayaletler gibi aranızda, gökyüzü gibi her yerde, karanlık gibi aslında hiçbir yerdelerdi. 

Kuhhur’un çantasına işlediği tehditten sonra, Borbo içine kapandı. Korku bizi hiç olmayacağımız birine dönüştürmekte ustadır. Neden korktuğumuzu bilirsek, üstüne gidip onu yenebiliriz; fakat Borbo kendi dahil kimsenin bilmediği, nereden geleceği de belli olmayan bir düşmandan korkuyordu, günden güne zayıflaması bundandı.

“Ey hayalet cellat, ey yeryüzünün ısısı/ Beni alıp götürsen de, sesim sönmez önünde/ Sözlerimin yansısı, türkülerin yankısı/ Beni alıp öldürsen de, canım gelmez seninle…” Böyle dile getirmişti Kuhhur’dan korkusunu, fakat yine de temkinli olduğu belliydi. Kabran’ı dahi tehdit eden bir şair, Kuhhur’a ancak ölümünden sonra da ününün sürebileceğini söylüyordu. Tüm Babel şaşkın ve mutsuzdu, Kuhhur türkülerimize kast etmişti. Yine de kimse ağzını açıp bir şey diyemiyordu, Kuhhur’un nerede kimi dinlediği pek belli olmazdı, Kabran bile onlardan çekinirdi. 

Günün sonunda, artık korkusu öyle bir noktaya gelmişti ki, Borbo konuşmaz olmuştu. Dilimizdeki türkülerin yazıcısı, Babel’in ilk krallık şairi; insanların birbirlerini severken, överken, söverken dizelerini kullandığı şair, susup kalmıştı. Bu susuş çok uzun sürmedi, kendi canına kıydıktan sonra, tek bir şiir bıraktı arkasında, adını “Korkunun Gölgesi” koydu. Çünkü korkunun kendisi, aslında gölgesi büyük olduğundan göze büyük görünür.

“Ey ışıl ışıl karanlık, ey kapkara ışık/ Gözümü alan gece günü, uzun ıssız yürüyüşlerin sonu/ Ruhumu saran sarmaşıktaki yılışıklık, düzenli karmaşıklık/ Ölümde açığa çıkan, yaşam bilmecesi.”

Son dizeleri bunlar oldu. Kuhhur dokunmadan bir canı daha almıştı. 

Yorum bırakın