
“Şalını sevgini saklar gibi sakladım…
Kuşlar gri göğün altında çığlık çığlığa uçuşuyorlardı. Duasız, bulutsuz, yağmursuz kupkuru bir göğün altında; Kabran Dağı’nın eteklerinde, adım adım ilerliyorduk. Elimdeki harita bir şeyin çizimi değilmiş de, sanki Babel’in kendisi o haritanın bir görüntüsüymüş gibi geliyordu artık. Gecelerce, gizli gizli, mum ışığının altında o kadar dolanmıştım ki o küçük çarpı işaretinin etrafında, artık yaşamımın gerçeği bu olmuştu: Dünya bir haritanın üzerinde yürünebilir ve çarpı olmayan haliydi bana göre.
Haritanın arkasında küçük bir şiir vardı: “O gecelerden kalan bir sırt görüntüsü tek/ Bir not birikintisi ve masal gibi denkleşiş/ Bir daha olur mu bilmemek ve bekleşiş/ Bir ses gelir toprağın altındaki hazineden/ Çın çın, çil çil, ipek.”
Yüzümdeki örtü kayıp duruyordu. İki kayalığın arasında sıkışan hava o kadar sıcaktı ki, yürüyen insanlardan çok, yürüyen kızarmış et kütlelerine benziyorduk. İşin kötüsü gerçekten tütüyorduk da, başımızın üstünden bir duman haresi, Kabran’ın karlı tepelerine doğru hazin bir yolculuğa çıkıyordu; o benim suyumdu, demek istiyordu insan, fakat diyemiyordu. Durum vahimdi, bir an önce çarpıyı bulup kazmamız gerekiyordu, yoksa bütün bu yol ve cefa boşa çekilmiş olacaktı.
“Haritayı aldığım adam,” diye anlatmaya başladı handa tanıştığım seyyah, yüzünden Babel’i adım adım gezmiş birinin keskin tecrübelerini okuyabiliyordunuz, “bana onu verirken öldü. Gözlerinde hayatı boyunca bu hazineyi aradığını belli eder kırgın bir bakışla ayrıldı bu dünyadan. O yüzden hayatımı bir çarpının etrafında kaybedip, bunu bir takıntıya dönüştürmekten korktum. Kim bilir o kimden aldı bu haritayı? Aldığımdan beri içimde bir merak adım adım büyüyor. Çarpının altında ne olduğunu, ‘çil çil, çın çın’ neyin şıngırdadığını merak ediyorum, fakat bu yolculuğa çıkacak cesaret bende yok. Eğer sende varsa, al, hediyem olsun. Umarım o adam gibi gözünde bir çarpıyı arayıp kaybettiğin hayatının hüznüyle yitip gitmezsin.”
Kağıdı ilk kez elime aldığımda, işaret parmağımı boydan boya ipince bir çizgiyle kesti. Kanım incecik bir iz bıraktı kenarında. Böylece mühürlenmiş oldum. Kan yeminiyle bir haritaya bağlanmıştım, böyle şeylere inanmayan insanlar için aptalca, fakat bence en derin bağlardan biriydi bu. Kanla mühürlenen ancak ölümle bozulabilir, ötesi mümkün gibi gelmiyordu.
“Bütün Babel’i çizdiğine göre o çarpıda bütün Babel’in isteyeceği bir şey olduğunu düşünmüş,” dedi haritayı gösterdiğim, bu işlerden anlayan bir tanıdığım, “tüm ülkede geçerli bir şey olmalı orada; büyük ihtimal altın ya da daha değerli bir şey, belki pırlantalar.”
Aradan geçen yıllardan sonra artık mesele ne altın ne de pırlantaydı. O çarpının altında ne olduğunu görmek istiyordum sadece o kadar. Gecelerce hayal ettiğim, o son kazmayı vurduğumda çıkacak boğuk ses, etrafını kazıp çıkaracağım büyük tahta kutu, içini açtığımda karşıma çıkacak o çın çın, çil çil şey.
Seyyahtan haritayı alıp evime döndüğüm gün, karım beni kapıda karşılamıştı. “Nerede kaldın,” diye sormuştu, yüzümdeki şaşkın ifadeye bir türlü anlam veremediğinden. Birkaç gün konuşmamıştık. Aklımın ortasına biri kalemiyle koca bir çarpı atmıştı sanki. Sesler duyuyordum. Her gece yatıp rahat rahat uyuduğum yatak, beni iyiden iyiye huzursuz etmeye başlamıştı. İnsanların suratlarında olmayan çarpılar görmeye başladım: Birinin burnunda, ötekinin gözünün altında, kiminin kulağının hemen yanında. Aklımın içinde hazine avına çıkmıştım, fakat evimin salonunda öylece bekleyen bedenim, aklımın gezilerine katılmak istiyor, için için heyecanla doluyordu.
Dayanamadım. Uyanıp gizli gizli mutfağa gider, saatlerce haritaya bakardım mum ışığında. Kimsenin görmediği küçük bir ayrıntı görmeye çalışır, beni o çarpıya biraz olsun yaklaştıracak bir ipucunu versin diye içimden yalvarırdım cansız kağıda. Kağıt sessizdi, ev sessizdi, geceler sessizdi; fakat o küçük çarpı beni ısrarla kendine çağırıyordu. Duymazdan gelemedim, kendimi koruyamadım, ona karşı koyacak iradem yoktu. Hayatımı temelinden dağıtmak anlamına gelse de, bu yolculuğa çıkmak zorundaydım, çıktım da.
“Vermek zorunda olduğum kararların en zoru değildi belki,” diye yazdım mutfağa bıraktığım nota, “fakat belli ki sonunda en büyük ödülü bana vereni bu olacak. Hayatımın tam ortasında bir çarpı duruyor ve maalesef senin üzerinde gibi gözükmüyor. Gidip onu bulup, saklandığı yerden çıkarıp, kendime hediye etmeliyim. Yıllardır koruduğum düzenimi, her gün gittiğim dükkanımı, evimde bir silüet gibi her gece yeniden kapıda bulduğum seni bırakıp, ona ulaşmalıyım. Önümdeki yolun sonu neresi, bir sonu var mı, bitimli mi; bilmiyorum, fakat bazen salt önünde bir yol olduğunu bilmek dahi, insanı yola çıkmaya ikna edebilir. Tüm zamanımı senin bir hazineye dönüşmeni bekleyerek yitiremem, fakat kalan vaktimi bir hazineyi bulmaya harcayabilirim ve bunu seçiyorum. Hoşçakal.”
Çantamı alıp, ellerimle yaptığım evden çıkmış, tırnaklarımla dişlerimle kazıyarak kurduğum düzeni yerle bir etmiştim. Dükkanı satalı üç gün oluyordu. Haritayı önümde tutup yürümeye başladım, yola ilk adımı atmak, diğer tüm yollara bir veda busesi kondurmak anlamına geliyordu. Olabilecek tüm diğer benlere veda ettim, hazinemin peşinden giden beni yaşamalıydım, bu yolu benden önce kanım seçmişti.
Şimdi, yıllar geçtikten sonra olanlar bir tür masal gibi gözüküyor gözüme. Her şey sanki dün olmuş gibi. İnsan yaşamı dopdolu bir dün, geçip giden bir şimdi ve hiç gelmeyecek bir gelecekten öte nedir ki zaten? Haritada çarpının on adım yanında gözüken koca kaya önümdeydi şimdi. Yıllarca attığım binlerce, on binlerce adım bitmiş; geriye sadece on adım kalmıştı. Dokuz, sekiz, yedi…
Derken, çarpıya vardım. Yıllardır almadığım kadar ferah bir nefesi, bu ıslak sıcak kaya aralığından çekip ciğerlerime kattım. Aynı ferahlıkla hediye ettim göğe. Yanımdaki adamlara kazmaları gereken yeri gösterdim, beklemeye başladım, az kalmıştı. Yıllara nazaran az, anlara nazaran yıl.
Her şey hayal ettiğim gibi oldu, hemen hemen. Kazmaya değen tahtanın çıkardığı tok ses, etrafının kazılması, yavaş yavaş ortaya çıkan, beklediğimden biraz küçük tahta kutu. Adamlardan biri onu göğsüne kadar kaldırıp, önüme koydu. Önünde kilit olmayan, fakat kaliteli ağaçtan yapıldığı bu kadar kirin altında bile belli olan güzel bir şey duruyordu önümde. Hiç zorlanmadan açtım, biraz izledikten sonra, anladım.
Kutunun içinde ipek bir şal vardı. Şiiri yazan kimse, sevgilisinin bir parçası; hem de onun için çil çil, çın çın öten ipek bir parçası yitmesin diye, onu Babel’in kalbine gömmüştü: “İpek,” diye bitirmesi bundandı. Hayal kırıklığına uğradım mı, bilmiyorum. Altın ya da mücevher çıksa da, en nihayetinde bulunması gereken şey, çarpının altında ne olduğuydu. Babel’in kalbindeki şey her ne ise onu sökmüştüm, artık ellerimde dünyanın kalbi duruyordu, tamamlanmıştım.
Şalın içinden iki not çıktı, birinde:
“Tanrılar korusun seni, iyi yürekli bir sevgilinin kollarında uyu” yazıyordu.
Diğerindeyse:
“Şalını sevgini saklar gibi sakladım, dünya toprağının altında tüm zarifliğiyle sonsuzluğa yürüsün istedim; fakat bulunmasın diye gizlemedim de, onu bulmak isteyen tüm insanlara bağışladım” yazıyordu.
Babel’in ipekten kalbini boynuma sardım, yürümeye devam ettim.


Yorum bırakın