Yetmiş Beşinci Bab: Çöldeki Nehir

“Gözlerin vardır bakarlar…”

Kebrir’in en verimli tarlalarının yakınında, Lena Nehri’nin dibindeki küçük kulübede, pencerenin önünde, üstünde dumanı tüten kahvemi içerek manzarayı izliyorum. Kırk yaşıma gireli birkaç gün oluyor. İnsan kırkıncı yaşının kapısında bekleyip, eşiğinden hiç geçmeyiverse, hep kırka bir adım kala, o gençlik benzeri kan akarken orada kalsa ne olurdu ki, diye düşünüyorum. Oysa gerçek gençlik yaşlarımda, yirmilerimde, bu manzaranın tam zıttı bir manzaraya bakıyordum. Orada, nedense, içim daha ferah, hava daha serindi sanki. 

Rıdvan Çölü’nün Kabre’ye bakan tarafına yakın, fakat tam da çölün dışında olmayan küçük bir köydeki küçük kulübedeyim. Kebrir ne kadar bereketliyse, burası o kadar kurak. Çok uzaklarda, haddinden fazla uzaklarda bir çeşme hariç, köye su getiren hiçbir şey yok. Yağmuru en son ne zaman gördüm, yüzümü serin bir havaya ne zaman tuttum, çöl soğuğuyla değil de hafif bir esintiyle en son ne zaman üşüdüm, hatırlamıyorum. Güneş öylesine düşman, öylesine hain bir hırsla insanı bezdiriyordu ki burada; sıcağı fazla sıcak, soğuğu fazla soğuk, her şeyi fazla her şey. Kulübede her şey iki kişilik. İki sandalye, iki tabak, iki kişilik yatak. Yaşamın iki kişilik, iki dünyanın tek kişilikte eridiği, tek bir insanmışçasına hareket edilen, çöle rağmen direnen ıslak bir sevgi. Filizlerini büyütmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazır, dikenleriyle tehlikeli, kokusuyla dost bir gül gibi bekliyorum orada. Sabah aldığım öpücükle akşamı getirip, arasını da hatırasıyla dolduruyorum. “Bu kupkuru çöl bile gözüme cennet gibi görünüyor, çünkü içinde sen varsın,” diyor. Kulübe genişliyor da genişliyor böyle zamanlarda. O kadar kilo vermem, gözüme incecik bir iskeletin öylesine koluma iliştirilmiş bir parçası gibi gelen ellerim bile sorun olmuyor o zaman.  

Tombul ellerime bakıyorum. Kim Kebrir’de bu kadar kalır da kilo almaz, hiç. Hala güzelim, diyorum içimden, sonra içimden dediğim şeyden bile utanıyorum. Değilim, biliyorum. Zaman geçti üzerimden. Küçük dişleriyle dişleye dişleye güzelliğimi, gençliğimi, hayatımı, her şeyimi yedi bitirdi yavaş yavaş. Hala yiyor, hala doymadı, ben ölünceye kadar da doymayacak biliyorum. Oysa benimle beslenen zaman, bir zamanlar beni bana eklerdi. Büyütür, genişletir, güzelleştirir… Ah, eskiden ne iyi bir dosttu. Şimdi yalnız, kırk yaşında, önündeki kahveyi bile temkinle içen bir kadın olmazdım belki, zaman bu denli düşmanca geçmeseydi. “Kaçmak istemedim,” diye fısıldadım önümdeki tarlaya. Hayat, fil hafızalı bir düşman gibi, sinsi sinsi gününü bekler durur. En olmadık zamanda, en mutlu gününde bir duraksama anında, insanın aklının gizli odalarından bir yangın çıkarır ansızın. “Kaçmamak olmazdı,” dedim, sesim biraz gürleşti. Uzun zamandır kimseyle konuşmuyordum. Bir mektup yazabilseydim, ne yazardım ki, ne denirdi?

“Ben,” ellerim titreyerek yazmıştım o mektubu da, “çöllerde büyüyemeyecek bir çiçeğim Kahor. Bana su lazım, bana biraz serinlik, akan nehirler, insanlar… Burada olmayan her şey lazım bana. Başta gücüm sandığım her şey güçsüzlüğüm oldu. Artık ıslak bir sevgiyi kurutup, bir kitabın arasında unutmaya bırakmışım gibi hissediyorum. Oysa sen her akşam o güzel gözlerinde bir umutla gelip aklımı çeliyorsun olur olmaz. ‘Gece karar alma, sabah kılıç kuşanma zamanıdır,’ bu yüzden canımı düşmanca yakan güneşin alnıma öpücüğünü kondurduğu öğlen sıcağında gidiyorum bu evden. Sen, ya bu iki kişilik kulübeyi terk et, ya da her şeyi ikincisini. Seni sevdiğimi sandım, oysa çöl büyük sandığım sevgimin kum tanelerinin arasında bir bardak su bile etmediğini öğretti bana. Umarım kendine dost, çöle de düşman olmayan biri gelir yanına. Ben, beceremedim.”

Çok güzel mektuplar yazardı. Kebrir’den Kabran’a, oradan da Rıdvan Çölü’ne süren bir yolculukta, mektuplarını belki bin, belki on bin kere okudum. Nasıl da yüreğimin içinde uçan kuşları kafesleyecek kelimeler bulurdu, nasıl da uçmayı unuturlar, şaşkınlaşırlardı o kuşlar. Çın çın, çil çil, pır pır… İkili ne varsa o olurdu sevgim o zaman. Benden taşar, ona akar, bir nehir gibi yatağını bulduğuna sevinirdi. Yollar da yenemezdi, yıllar da, hatta zamanın kendisi bile dindiremezdi. Fakat çöl, ne bana ne sevgime acıdı, kayalar nasıl kuma yürüyorsa, sevgim de kayıtsız bir bekleyişe yürüdü gün gün. Bir gün uyandığımda, canım bir nehri çekti nedense, çölde nehrin işi neydi?

“Hateba, sevgilim, içim. Dünyanın tüm sabahları eksik, güneşsiz ve yavan geliyor gözüme. Gözlerinin içindeki o parıltının eksikliğinde güneş patlamaları dahi yolumu aydınlatmıyor. Günün sonunda hevessiz bir uykuyu çekilir kılan tek şey, rüyamda seni görme ihtimalim. Gözlerin, ah, gözlerin vardır, bakarlar. İyi ki de, neyse ki, şükür ki onlar vardırlar. Yoksa bu yaşam, amaçsız, anlamsız, ve bitimsiz bir işkenceye benzerdi. Oysa, gözlerin vardır ve bir ihtimal bana bakarlar diye, en derin denizlere, en sıcak çöl topraklarına dahi dayanırım ben. Asla yitmeyecek bir sevgiyle buluşacağımız, bir olacağımız, gözlerini hayal etmek yerine önlerine geçip onları izleyeceğim günü bekliyorum. Seni çok seven, Kahor.”

Kaçtığım gün ardımda ne bıraktığımı düşünmemiştim. Önümde ne bulacağıma o kadar kafayı takmıştım ki, ne olacağını öyle enine boyuna hesaplamak gereksiz gelmişti. Kabre’yi de geçip, artık özgür olduğumu, artık çöle dönmek zorunda olmadığımı hissettiğimde; ucuz bir hanın katlanılabilir lükslere sahip bir odasında, tek kişilik yatağın üstüne oturup, şişmiş ayaklarımın acısını dindirmek için ayakkabılarımı çıkardığımda… Bir not düştü yere. Kaçacağımı biliyormuş, diye düşündüm, ne hazin. Oysa ben bir körlükle hala onu sevdiğimi sandığını düşünmüştüm. Hiçbir şey anlamadığını, hiçbir şeyi fark etmediğini, adım adım uzaklaşışımı ancak içimden gözüken bir manzara gibi tek başıma izlediğimi sanmıştım.

Dörde katlanmış kağıdı açtığımda, gözyaşlarım yanaklarımda iki nehir gibi akmaya başladı:

“Gözlerin vardır bakarlar, 

Gönülden gönüle köprüler yıkıldı,

Yine de nehirler akarlar,

Temizlerler bizi en baştan.”

Dünyanın sularına lanet olsun,” dedim içimden. Kahve iyice soğumuştu.    

Yorum bırakın