
Günlerden salı…
Günlerden salı ve Kabran öldü. Bastır. Sekiz asker önümden giden altın rengi tabutu taşırken, içinde olduğum tahtırevanı taşıyan dördü de beni götürüyorlar; yine bir yere beraber gidiyoruz, son kez. Hava o kadar sıcak ki, günün anlam ve önemi olmasa, üzerimdeki siyah pelerini yırtıp atacağım. Bir yerlere götürüldüğüm, bir yerlere gitmek zorunda olduğum belki de son gün olduğunu düşünüyorum bugünün, hangisi daha kötü bilmiyorum; kraliçe olmak mı, eski kralın dul karısı olmak mı, sanki hepsi aynı yere çıkıyor gibi görünüyor gözüme. “Yaşa kraliçem yaşa, Kabran geçene kadar başa,” ne komik gelirdi babası yaşarken mırıldandığımız tekerleme, şimdi kendi de öldü, yaşa kraliçem yaşa.
Gece çöküp de odasına çekildiğinde, ölü gibi yorgun görünürdü. Hiç “odamıza” demedim. Orası, diğer her şey gibi, ona ait bir şeydi. Ben onun karısı ve kraliçesiydim, “kendim” diyeceğim hiçbir şeye sahip olmadım, ondan önce babam ne olacağımı söyledi, sonra Kabran, şimdi de vezirler. Sanki ben, başkalarının üzerine güç uygulayıp istedikleri şekli vermek için yoğurup durdukları bir hamurdum. Yaşa kraliçem yaşa, Kabran dönünceye kadar leşe. Bu da uyarmış aslında. Koca ülkede artık benden daha yüksek mevkide biri yok, benden daha düşkün biri de; düşüş uçurumdansa pert, kaldırımdansa pırt. Uçmayı bilmeyen için düşmek, tökezlemek gibi bir şeydir sanırım, yükselmenin de riskleri var.
Cenaze alayı o kadar kalabalık ki, ucu bucağı görünmüyor. Bastır. Babel’in, dört yönün, yirmiden fazla eyaletin ve bilinen dünyanın tek kralı, Ulu Kral Kabran’ın son yolculuğu… Kalabalık olacak elbette. İki yanımızdan kızıl bir nehir gibi kurban kanları akıyor, Kabran’ın son yolculuğunu daha rahat yapabilmesi için hayvanlarını kurban ediyorlar, ölmesine rağmen hala onun kulları bunlar… Hatta, bir yerde artık benim kullarım da, yolumu kana buluyorlar şimdiden. Kaygan ve kanlı olur, tüm tahtlara giden tüm yollar. Tacım başıma dar geliyor, ilk günden beri; itiraf etmek bugüne nasipmiş, ne garip.
Ona bir varis veremediğim için beni hiç suçlamadı, diğer krallar gibi gidip başka kadınlardan peydahladığı çocukları da olmadı Kabran’ın. Marduk vardı sadece. Kabran Dağı’nın eteklerinde, ona tanrılar tarafından verilmiş, krallığın tek ve inci gibi parlayan esmer veliahtı. “Tanrıların hediyesine iyi davran,” dedi nazikçe. Uydurduğu hikayeye benim bile inanmamı bekliyordu, hatta belki kendi bile inanıyordu, kim bilir. Yalanların en tehlikelisi, yalan olduğunu bilmedikleriniz değil midir zaten? İçinde bir yerlerde, o çocuğun çalınmış olduğunu bildiğini sezerdim kimi akşamlar, yine de laf etmedim, inanmış gibi davrandım. Bir kadının ömrünün yarısı erkeklerin uydurduğu yalanlara inanmış gibi yapmaya, diğer yarısı da kendi yalanları fark edilmesin diye ağ gibi masallar örmeye gitmiyor mu zaten eninde sonunda? Ben de öyle ya da böyle, krallıktaki kadınlardan biriydim işte, biraz fazla güçlü, biraz fazla göz önünde, fakat eninde sonunda, Kabran’ın da bir lanet gibi fısıldadığı gibi “bir kadın”dım. Aklım bazı şeylere ermezdi. Bastır. Siz onu düşünmeyin kraliçem, neyi, onu işte. Zaten düşünmüyordum da. İnsan her şeyi kabulleniyor, kabullenişin kendisini bile, geride eprimiş bir bilinç birikintisi kalsa da, kadınlar süpürmeyi iyi bilir.
Şimdi tabutun içinde, ölü göğsünün üzerinde duran, olur olmaz bileylediği iki kol genişliğindeki kılıcı düşünüyorum. Şu kalabalıkta onu kaldırabilecek bir asker bile bulamazsınız. Bastır. O kolların, adam öldürmüş, insanları boğmuş, canlar almış o acımasız kolların; beni sararken ne kadar narin olduğunu kim bilebilirdi ki. Gecenin ortasında bir hıçkırığa uyanıp, doygun bir öküz gibi görünen o bedenin sarsılışlarını duyduğumu. Bir kralın gözyaşlarını. Babasından nefret ettiği için koca dünyanın başkentini değiştirmiş bir adamın, ön dişlerinden biri ağrıyor diye üç gün uyuyamadığını. Bu kalabalığa bunları kim anlatabilir? Bastır, bastır, bastır. Bir kere üflediği bir mum sönmediği için, gecenin köründe kılıcıyla tüm mumları biçerken annesinin adını bağırdığını, uyurken “beni öldürecekler,” diye fırlayıp, hıçkıra hıçkıra ağlarken onu duyup uyanmadığımı düşündüğü için tanrısına ettiği şükür dualarını… Yararı yok. Günlerden salı, bunu değiştirebilecek hiçbir şey yok artık, pazartesi bitti.
Tabuttan arabaya doğru hafif bir rüzgar esiyor. Dayan kraliçem dayan, dünyanın pisliğine uyan. Sevgiliyken yazdığı mektupları hatırlıyorum. Beni şehrine getirmek için girdiği onca belayı. Babasının koca bir orduyla kapımıza dayanışı, Hanok’a gidişimiz. Sanki dünya, hikayemiz için arka plan oluşturmak için vardı, daha büyük bir anlamı yoktu, olmamıştı da. Sonra yıllar, sonra babasının ölüşü, sonra taç. İnsan tüm yüceliklere ve pisliklere rağmen, alışkın olduğu bir orta yol bulup onda yürümeyi iyi beceriyor. En büyük hayaller yılınan alışkanlıklara, en billur zamanlar rengini yitirmiş antikalara dönüştü, zaman bizim masalımızı da yendi bir noktada. Lanet olası, geçip giderken eskiten, ardında berisinde hiçbir şey bırakmayan, her şeyin kralı zaman… Hangi savaştan yenik çıkmış ki, bizimkinde yenilsin?
Bastır, bastır, bastır! Kabran öldü. Onu özleyecek miyim, belki. Beni bu dünyayla bir başıma bıraktığı için affedecek miyim, asla. Yine de ağlamanın ve üzülmenin, ancak kullara yaraşır yas davranışları olduğunu iyi öğretti bana. Tacım sarsılmayacak ve baş eğmeyeceğim. Taç dediğin ancak tabutta düşer.
Bastır kraliçem! Bastır duygularını içine ve tacını başına, iyice.
Günlerden salı ve Kabran öldü, hangisi daha kötü bilmiyorum.


Yorum bırakın