Yetmiş Sekizinci Bab: Yangının Sözü

İçimden dua eder gibi tekrar ettim, “yangın beni yakamaz, çünkü ben ateşim,” birkaç defa fısıldadıktan sonra göğe baktım…

İçimden fetihler yapmak, bir nehri tersine akıtmak, hayat nereye gidiyorsa oraya doğru sürüklenmemek için ne gerekiyorsa yapmak geçiyordu. Son demlerinde olduğunu sandığım bu hüznün en acımasız noktasına gelmiştim. Orada bir yerlerde olduğunu biliyordum, fakat artık canımı yakmıyordu, derimi aşamayan kör bir iğne gibi batmaya çalışıyor, yine de acıya yürüyemiyordu. Durup düşünmeyi, bir zamanlar aklımı bulandıran, tüm gerçekliğiyle dengemi bozan o burukluğu incelemeyi, onu kati bir sessizlikle susup derinlerden çağırmayı istedim, fakat zaman her şeyi çürüttüğü gibi, acımı da çürütüvermişti işte, canım yanmıyordu.

Şehrin ortasına bakan penceremden gelip geçenleri izliyordum. Pazar sanki ortasına peynir konmuş bir fare kapanı gibi, geleni tutuyor, bir türlü bırakmıyordu. Kalabalık deri değiştiren bir yılan gibi kendinden sıyrılarak ilerlerken, odanın ortasındaki sandalyeden insanları izliyordum. Burada olmak da, orada olmak da, herhangi bir yerde bulunmak da saçmaydı. İnsan nerede değilse orada mutluydu işte, bunu anlamak tüm şehirleri, yerleri, bulunmaları anlamsızlaştırıyor; insanın kılını kıpırdatası gelmiyordu, ne önemi vardı ki bunların?

Bunları düşünürken kedi ayağıma sırnaşıp, hayalden sıyrılmamı sağladı. Gözlerimin tam içine bakıyor, acıkmış. Mutfağa gidip ona verebileceğim bir şey var mı diye dolaplara bakıyorum, yok. Aşağıya inmem gerekiyor. Üstüme pelerinimi geçirip pazara iniyorum. Yılanın sıyrılmaya çalıştığı derinin bir parçası oluyorum ben de. Şehir öyle kalabalık, insanın içi öyle ıssız ki, şehirlerin sırf bu hissi böylesine parlatmak için kurulmuş olduğu gibi saçma bir fikir düşüyor içime. Herkes neden burada, kimse burada olmak istemezken hem de?

Kediye yiyecek bir şeyler alıp, tezgaha otuz beş zur bırakıyorum. Cebimde yedi zar yetmiş beş zur kalıyor böylece. Ay sonuna kadar nasıl geçineceğim belli değil, saraya dilekçe yazdırmak için gelenler de azaldı iyice, Kral Ahab dilekçeleri cevapsız bıraktıkça, beni de günden güne öldürdüğünün farkında bile değil. Bir an tüm bu insanların birden bire yok olduğunu, şehrin tamamıyla bana kaldığını hayal ediyorum. Elimde bir meşale, sıra sıra tüm evleri yakardım gibi geliyor nedense; kim toprağın üstüne bu taş kareleri diktiyse, tek amacı insanların arasına duvarlar koymakmış. İnsandan insana yollar, perdeler ve taşlarla engellenmiş, kimseye varamıyoruz. 

Eve dönüyorum sonra, kedinin kabına mamasını koyuyorum, sırtını biraz okşayıp yemeğini yesin diye rahat bırakıyorum. Her şey çok farklı olabilirdi elbette, bu hep mümkün; fakat tam da şu an, evin ortasında ve kedi mırıldanarak mamasını yerken; iyi ki de farklı olmamış, diye düşünüyorum.

Salonun ortasındaki koltuğa oturup, camdan gözüken meydana bakıyorum. Gece çöktüğünde herkes duvardan hapishanelerine, perdeden gizlerine çekilir. Sabah pazar olan meydan, akşam boş bir araziye dönüşür. İçimiz de böyledir, aklımız gün içinde dolup taşar, neler nelerle baş eder; sonra gece iner, düşünce ıssızlaşır, tek tük pişmanlıkların dolandığı bir araziye dönüşür koca düşünüş. 

Kral da olsam, köle de olsam, ben ben olarak var olduğum sürece içinden baktığım iki göz ile sınırlıyımdır. Başka evler, başka perdeler hep yasaktır. Başka bedenler de. İnsanın bedeni çalışıp çabalayıp, gecesini gündüzüne katıp alabildiği o tek göz ev gibidir aslında, taşınamaz, aldığıyla yetinmek zorundadır; istese de istemese de o eve hapistir, başka evleri hayal etmek dahi zul gelir, her şeyden önce kendine mahpustur. 

Birden, içimden gelen bir itkiyle, nerden geldiğini tam olarak bilmediğim bir arzuyla; pelerinimi sırtıma geçirip, sabah pazar olan araziye iniyorum. Gece akla düşen tek tük düşünceler gibiyim ben de artık alanın ortasında. “Dünya insana yasaktır,” diye fısıldıyorum kendi kendime, “bize ne verdiyse onu yiyen kedileri gibiyiz cihanın.” Yazgının yolları ne garip, insan nereye doğru yürüdüğünü bildiğini sanır, sonra bir bakar ki denizin ucunda içinde dağ hasretiyle kalakalmış.

Sahile iniyorum. Savaş tüm azametiyle devam ediyor. Sabah mutlu mutlu alışverişini yapan bir halkın denizinin böylesine ölüm dolu olması ne garip, hem ne kadar da doğal. Savaş var diye yaşamı sürdürmemek, ölüm var diye hiç mutlu olmamak gibi olurdu; oysa ikisi de buruk bir kabullenişle sürüp gitmeye mahkum. Acımı düşünüyorum yine, canımı yakmıyor artık; canımı yaksın, içimden hiç çıkmasın istemiştim; lanet zaman, acımı bile aldı elimden. 

Denizin ortasında yanan bir gemiyi izliyorum. Acıma ne kadar da benzediğini düşünüyorum. Denizin ortasında yangın. Kafamın içinde sürgün. Pazarın ortasında fukaralık gibi, acının ortasında mutluluk buluyorum olur olmaz. Ateş beni yakamaz artık, ateş beni yakamaz. Sokağın köşesindeki meşalelerden birini alıp, evime doğru yürüyorum. 

Elimde meşale, kucağımda kedi, yanan evimi izliyoruz beraber. Birazdan komşular da taştan ve perdeden ibaret sırlarından sıyrılıp, kendi sırrımı böylesine alevli bir gösteriyle yok edişimi izleyecekler. Evimi yaktım, kendimi değil. Bir acı gerekiyordu hissedebileceğim, bir acı gerekiyordu gösterebileceğim, bir şeylerin canımı yakmasını istedim; ağlamak, haykırmak, içimden ne geçiyorsa söylemek; iki büklüm olup bu hayata böyle devam edemeyeceğimi beyan etmek istedim. Oysa ancak bıkkın gözlerle yanan evimi izleyebildim. Acım beni terk etmişti.

“Ateş beni yakamaz,” diye fısıldadım. İçimden dua eder gibi tekrar ettim, “ateş beni yakamaz, çünkü ben külüm.” 

Kedi uykulu bir şekilde mırıldamaya devam etti, kucağımda durmayı severdi. 

Yorum bırakın