Yetmiş Yedinci Bab: Yazgının Yolları

Bir: Dünya küçük, dolayısıyla Kahor da küçük

Ovanın ortasında yaktığı ateş sönmesin diye, yanında getirdiği çalı çırpıyı cılız ateşe ekleyip duruyor. Ateşin sönmesi, hem fiziksel hem de alegorik anlamda ölmek demek. Kaçmak zordu, yakalanmamak zordu; yollar aşıp askerleri geçmek, bir kölenin varabileceği en uç noktaya varıp orayı da geçmek zordu. Şimdi, daha da zor bir şeyle karşı karşıya olduğunu anlıyor Kahor. Kendi ile ne yapacağını bilmediğini fark ediyor. Özgürlük, onu isterken mükemmel bir amaçtı, fakat elde edince onunla ne yapılabilirdi ki?

“Kabran’a gideceğim,” diye fısıldıyor boş ovaya doğru. İçinden yanlış yaptığını söyleyen birçok ses yükseliyor. Adım atmadan önce ayağını gerisingeri köle olduğu yaşama çekmeye çalışan o kötücül endişenin sesleri, yiyeceğin ve barınağın olmadığı bu koca ovada daha da güçlenip üzerine çullanıyorlar. Karnı gurulduyor, omuzları titriyor. Ölmeden önce gösterilebilecek tüm belirtileri canlı canlı yaşıyor ve şaşkın, hani özgürlük onu açlık ve üşümekten koparıp, yüce bir hale olup üzerine geçirdiği kaban gibi koruyup kollayacak ışıltılı ve yumuşak bir kalkandı? Salt özgürlüğün bir lokma ekmek ve yakılabilecek küçük bir odun kadar değeri olmadığını anladığında, umutsuzluğu bir kat daha artıyor; tüm bunlar hata mıydı?

Gök yıldızlarla dolu, ay dupduru bir ışık yayıyor ve bulutsuz gökyüzü gri parlak bir ışıkla üstünde onu kutsayan bir tür mabet gibi duruyor. Dua edip etmemekte kararsız. Onu duyacak olan, zaten köle olarak bu kadar zor bir yaşama fırlatmazdı, diye düşünüyor. Demek ki kulaklarını ona tıkayan bir tanrıya yarı sitem yarı kin dolu bir yürekle ancak ara sıra seslenilebilir, diyor içinden, dualarım başından beri anlaşılmaz bir sessizliğe çarpıyor. Tanrı var, bunu biliyor, fakat onun için mi var, bundan o kadar da emin değil.

Birkaç çalıyı daha ateşe yem ediyor. Gözünün alabildiğince düzlük olması hem ürkütücü hem rahatlatıcı. Görünürde yırtıcı bir hayvan yok, hoş, görünürde canlılık emaresi gösteren hiçbir şey yok. Sanki dünyanın bu kısmı ona ayrılmış. Yalnızlığı duyumsuyor. Köleyken hiç hissedemediği, uzaktan yakından hayal dahi edemediği o büyük yalnızlığı. Şu an içinde olduğu, dünya kadar yalnızlığı, ürkütücü bir rüzgar üstünden esip geçiyor, yaşam ne kadar da korkutucu ve evren ne kadar da boş şimdi, istediği gerçekten bu muydu?

“Kalk, seni piç!” Kotar böyle bağırırdı. Hiç değişmeyen, hiç eskimeyen, hiç alışılmayan bir hakaret ve ses tonu kombinasyonunu kölelerin üzerinde her sabah kullanırdı. On kişi sıkış tepiş yaşadıkları odadan kendilerini dışarıya attıklarında, önlerine lapa benzeri, hayatlarını ancak sürdürmelerine yetecek fakat şükredecek kadar doyurmayacak bir çorba bırakılırdı. Hep aç, hep yorgun, hep yaralı ve hep kızgındılar. Birbirleriyle konuşmasalar dahi aralarında bir muhabbet, söylenilmeyen, söylenilemeyen kelimelerin tortusuyla ilmek ilmek büründükleri bir tür bağ olurdu. Hayat, her şeyden önce insanı kendine alıştırmakla muktedirdir, biçimi ne olursa olsun.

Hayalden sıyrılıyor. Soğuk iyice kendini hissettirir oldu, ateş sönüyor. Çalılar da azaldı. Yürümesi gerektiğini düşünüyor. Bir adım, sonra bir diğeri. Karnının gurultusunu bastırmak için kaçarken acemice topladığı birkaç yemişi ağzına atıyor. Üstündeki örtüye biraz daha sarılıp, dünyanın doğusuna doğru çeviriyor başını. Güneş doğacak, kesin. Bu yaşamda güvenebileceği, yaslanabileceği, emin olabileceği tek ilke bu gibi geliyor bir an ona: Güneş doğacak, ne olursa olsun.

“Ardında bıraktıkların ne olacak,” diye fısıldamıştı bir akşam Kahor’a, “sen gidersen ben burada yapayalnız ne yaparım?” Bir yatakta dört kişi uyuyorlardı, yanındaki kölenin horultusu konuşmalarının dinlenmesini imkansızlaştırıyordu. “Gittiğimde öyle bir noktaya geleceğim ki, Kebrir’deki tüm köleler özgür olacak, göreceksin,” diyor ateşli bir şekilde. Kendine inancı tam. Tam olarak ne yapacağını bilmese de, öyle bir şey yapacak ki, Kebrir’deki kölelerin hepsi, efendileri gibi özgür olacak. Hiç gitmediği Kabran’ı hayal ediyor. Büyük pazarlar, kalabalık caddeler, gülen insanlar. Gözünün alabildiğine tarlalar değil, evler. Gözünün alabildiğine mutsuz köleler değil, mutlu bir halk. Işıl ışıl mumlar, akşamları oturup sohbet edebileceği, efendilerin yediklerinden yiyebileceği büyük evler. Kotar’ın çöpe attığını sandığı, yeni efendinin baba nefretiyle görmemek için yaktırdığını düşündüğü kitaplarda okuduğu şeyler; güç, eşitlik, insanlık, ve yazgının değişebilecek olması.

“Yazgının yolları oyunludur,” diye fısıldıyor boş ovaya doğru, “sonları sorunludur. Döngüleri bitimsizdir,” gülümsüyor, “ortasındayken vardım sanırsın.” Bir güçle kalkıyor, ilk adımı öne doğru atıyor. “En zoru buydu,” diyor kendi kendine, “ilk adımın korkusu ya da cesareti, önümdeki yolu çizdi şimdiden.”

“Lebbeyk,” diye fısıldıyor içindeki köle, yani “buyurun efendim!”, insan itaat edecek bir efendi bulamadığında, kendinin kölesi olur.

İki: İnsan büyük, dolayısıyla Metis de büyük

Biliyorum, nasıl bildiğimi bilmiyorum, ama biliyorum: İnsanlar bana bile isteye çarpıyorlar. Daha az önce, sanki koca Rıdvan Çölü’nü geçmiş de gelmiş gibi görünen bir adam çarptı mesela, Kabran’da köle olmadığını bilmesem, köle diyeceğim, öyle paspal öyle perişan gözüken bir adam. “Kabran’a gideceğim,” diye fısıldıyor kendi kendine, aptal herif, zaten Kabran’ın ortasındasın.

Şehrin kalabalığı içinde insan birkaç kat daha da örtünmüş gibi hissediyor yalnızlığın örtüsünü. İçimden şarkılar söylemek, kırlarda koşmak, insanın olmadığı bir yerde hükümranlığımı ilan etmek geçiyor. Lanet insanın bozmadığı ne kaldı ki, yalnızlığın bile tadını kaçırdılar iyice. Yine! Yine çarptılar bana. Yemin ederim bilerek yapıyorlar. Bir şehre haddinden fazla insan doldurmak, aynı kovaya yüzlerce fareyi doldurmaya benziyor, iğrenç bir ses cümbüşünün içinde herkes kovadan çıkmaya çalışıyor, elbette birbirine çarpa çarpa.

Çalıştığım yerde metrelerce kumaş ve elbette iğne iplik… Bu sıkıcı meseleleri bırakın anlatmayı, düşünmek bile istemiyorum. Kabran, cehennemdir, fakat cenneti de içinde bir yerlerde saklar. Onu bulanlar, en azından bir kere görmüş olanlar, tüm cehennem azabına rağmen belki bir kere daha o cennet görüşüne sahip olurum, diyerek hayat çürütürler burada. Akşamları, belli bir saatte değil ama, belli bir anda… Eğer biraz dikkatli bakarsanız, sanki aradığınız her şey Kabran’ın bir yerinde sizi bekliyormuş gibi gelir. Elbette o an geçtikten sonra, azap devam eder; ne demişler, şeytan azapta gerek. Şeytan muhakkak Kabran’da kalmıştır bir süre.

Evimin önünde bir köpek sürüsü var yine. Bir türlü gitmek bilmiyorlar. İnsanı saldırmaları ya da havlamaları korkutmuyor, zaten bunları yapmıyorlar da. Fakat bakışları, nasıl desem, bir şey yapmak isteseler yaparlarmış da yapmak istemiyorlarmış gibi bakıyorlar. Bir gün fikir değiştirip yapmaya karar da verebiliriz, dikkatli ol, der gibi bakıp duruyorlar. Her gün bu ufak gerginliğin içinden geçip, ellerim titreye titreye kapıyı açmam gerekiyor; yoksa kesin bir şey yapacaklar, o mutlu olduğum günü iple çektiklerine eminim. İp mi, tüh, lanet olsun iplere de.

Eve girdim. Oh, burada kimse bana çarpamaz. Bir tür şehir sessizliği var. Şehir elbette oradan buradan evinize bir şekilde girmenin yolunu bulur. Çocuklar bağırır, sarhoş bir adam sokağa söver, bir kadın ağlar… Bunların ötesinde ister istemez insanlar bir yerlere yürür. İnsanlar kapladığı alanları, çıkardıkları sesleri, varlıklarının genişliklerini ısrarla yok sayarlar. Böcek gibi hissettiklerinden kendilerini de böcekler kadar görünmez ve onlar kadar göz ardı edilebilir sanıyorlar. Oysa koca koca, çoğu iki köpek büyüklüğünde insanın sokakta gezerken çıkardığı ayak sesi dahi insanın huzurunu berbat etmeye yeter. Keşke bir ovanın ortasında olsaydım.

Acı hissediyorum. Bunu nasıl açıklayabilirim bilmiyorum ama acının kendisini öyle bir duyumsuyorum ki sanırsınız benden doğmuş. Issızlığı özümseyerek, tekliği kucaklayarak, kimsenin sesini de varlığını da hatta kokusunu da duyumsamadan, yaşayıp yitip gitmek istiyorum. Doğa bu kadar acımasız olmasa çoktan yollara düşüp ormanlara karışmıştım. Öleceğimi biliyorum, vahşi doğa beni evladı gibi sahiplenmez, bana bir tür ziyafet gibi davranır, bu yüzden şehrin ormanında kovuğuma çekildiğim zamanlarda yaşıyorum aslında. Geri kalan süre insanlara kendimden verdiğim ve karşılığında kovuğumdaki zamanı aldığım bir tür mücadele.

Salonun ortasına koyduğum sandalyede oturup, arka bahçeye bakan pencereden ağacımı izliyorum. Kabran’da kesilmeden, bozulmadan, doğal haliyle kalmış nadir şeylerden biri. Ağaç. İnsan bir ağaçta tüm ormanı görebilir ve o ormana saklanabilir. Dünyanın bütün ormanlarına gidebilirsiniz, birbirine çarpan iki ağaç bulamazsınız. Lanet olsun.

Ağacın arkasında hareket eden, gölgeye benzer bir karaltı var. Arka bahçemde, ben izin vermeden… Ayağa fırlıyorum. “Kimsin?!” diye bağırıyorum bahçeye doğru. Aslında hem biri olsun istiyorum, çünkü hayal görmediğimden emin olmam gerek; hem de biri olmasın istiyorum, çünkü biri varsa ne yapacağımı bilmiyorum. Ağacın arkasından ipince, üstünde peleriniyle hem narin hem de nasıl oluyorsa dışına doğru inanılmaz bir güç yaydığı anlaşılan genç bir çocuk çıkıyor. Gözlerimin tam içine bakıyor. Tıpkı evin önünde her akşam toplanan köpeklerin baktığı gibi bakıyor hem de, bir şeyler yapabileceği belli, fakat yapmamayı seçiyor, şimdilik.

Sonra tek kelime etmeden uzaklaşıyor. Önce küçük bir sessizlik, sonra şehrin kendini belli eden sessiz gürültüsü. Gidip uyumam gerek, kovuğumu elimden almasınlar diye canla başla çalışmalıyım. Yoksa insanlar bu kadarını bile çok görecekler bana. Lanet olsun hepsine.

Üç: Dünya küçük, insan büyük ve dolayısıyla Marduk ne yapacağını bilemiyor

Pelerini bir kenara bırakıp, limanda bulduğum ilk handa bulduğum ilk boş masaya oturdum. Susuzluk ve açlık bir kenara, denizin hiç değişmeden günlerce içinde sürükleyen görüntüsünden bunalmış ayaklarımı bir kara parçasına basıp, hareket etmeyecek bir kütlenin üzerinde olduğunu bilmek paha biçilmezdi. Kabran’dan kaçmakla iyi mi yapmıştım, yoksa hayatımın hatasına mı karar vermiştim, kestirmek zordu. Tahtın tek varisi, Kral Kabran’ın tek oğlu, tüm bu dünyanın potansiyel sahibi ünlü Marduk, Kaman Adası’ndaki pespaye bir handa, önüne konan şarabı içiyordu işte.

Kraliyet ailesine mensup olduğumu gösteren yüzüğümü iç cebimde saklıyordum. Çok tehlikeli bir durumun içine girmedikçe, hayatım tehlikede olmadığı sürece kimseye göstermeye niyetim yoktu. Yine de merak ettim: Şu hancı Kabran’ın oğlu olduğumu bilse, kralın tek varisinin köşeye bırakılmış pis bir masada tek başına şarap içtiğini görebilse, yine böyle sinirli bakışlarla süzer miydi beni, yoksa ayaklarıma kapanıp, bana hizmet etmek için gereken her şeyi yapmaya hazır olduğu gibi eski bir yalanı mı tekrarlardı? “Çok yaşa Kral Kabran ve çok yaşa Prens Marduk,” içinden geçtiğimiz şehirlerde insanlar kulaklarımızı patlatırcasına bağırırlardı böyle, şimdi bu adımı kimsenin bilmediği yerde okkalı bir hapşuruğun bile birinin dönüp bana “çok yaşa,” demesine yeteceğini sanmıyordum.

“Eskiden, babamın kral olduğu zamanlarda, ondan nefret etmenin bir tür lüks olduğunu, beni kullarından ayırdığını zannederdim,” dedi babam bir gün, “kral olunca anladım ki, herkes babamdan nefret ediyor. Onlardan ayrılayım derken, onlardan biri olmuşum.” İki kol kalınlığındaki uzun kılıcını bilerken konuşur, bilemediği zamanlarda ise suskun bir dağ gibi sanki dünyanın onu yerinden oynatmasını beklerdi. “Bir yükü kaldırmak, yükü anlamak anlamına gelmez,” demişti bir keresinde, “yükü kaldırabiliyor olmak da, yükün hafif olduğu anlamına.” Her yükü kaldırıyor gözüken gövdesinin, hayvani ve yıkılmaz gibi görünen gücünün, hiç duygu yokmuş gibi sert bakan gözlerinin ardında, babasından nefret eden oğullardan birinin buruk hüznü vardı sadece. Ne yaparsa yapsın babasına benzeyeceğini biliyor, yine de o ne değilse o olmak için canla başla mücadele ediyordu. Koca dünyanın başkentini değiştiren, Eemar Kalesi’ni yıktıran, sırf babası tek taşına dokunulmasın diye vasiyet etti diye Hebbul-Muhur bahçelerinde bir tek çiçeğin dahi kalmasına müsaade etmeyen, Yüce Kral Kabran.

Çoğu insan babasıyla nasıl tanıştığını bilmez. Doğduktan hemen sonra doğalından gelişen bir tür anlaşma ile ilişikliğini kabul eder o kadar. Oysa ben babamla nasıl tanıştığımı hatırlıyorum. Kendi adını verdiği Kabran Dağı’na nasıl çıktığımızı, oradan indiğimizde tüm Babel halkına benim tanrıların bir hediyesi olduğumu söylediğini, Kraliçeye bana iyi davranmasını öğütlediğini… Dört yaşındaydım. Doğmuş, yaşamış ve yaşamı izleyebilecek yaşa gelmiştim. Anılarım ve anlamadığım düşüncelerim vardı. Ayrıca, böylesine büyük bir şey yaşayan böylesine küçük bir insanın, bunları unutması mümkün mü?

Hanın penceresinden gözüken denizi izledim bir süre. Kaman Adası’nın çocuklarının oyunlarını izledim. Birkaç balık tutup eve dönüşlerini, birbirlerine güvenip yaslanışlarını, gerçek bir anne babanın olduğu, gerçek bir eve hevesle koşuşlarını izledim. Yaşam tüm devinimiyle gözlerimin önünden akıp giderken, bozduğum bu küçük (benim için küçük, Babel için büyük) varislik oyununun ne kadar büyük sonuçları olacağını düşündüm. Babam öldüğünde kralsız kalacak, yerine koyacak birini bulamayacaklardı, belki savaşlarda masum insanlar şişler gibi demirlere dizilecek, aileler dağılıp parçalanacaktı. Yine de suçlu hissetmedim. Bu laneti ben başlatmamıştım, benimle son bulmayacağı ayan beyan ortadaydı. Ayrıca, daha şimdiden “piç kral” diye lakap takmışlardı bana, babamla beraber tanrının Babel için yarattığı bir hediye olduğum masalı da uçup gidecekti, masalın gücü bittiğinde de benim gücüm bitecekti. Gücüm bittiğinde de insanlar üzerime çullanacak, eninde sonunda beklenen bir intikam alınacaktı. Canımı yolda değil dağda bulmuştum, sarayda değil yollarda kaybetmeyi yeğlerdim.

Şarap bitti, ayağa kalktım. Hancının önüne üç zar yirmi zur attım. İki zara bir tavuk alınıyordu, herhalde verdiğim para bir kadeh şarap ederdi. Sarayda insan her şeyin bedava olmasına o kadar alışıyordu ki, neyin ne kadar ettiği onun için ancak bir tür oyun gibi hissettiriyordu kendini. Bir tür tahmin oyunu gibi düşünüyordunuz, insanların hayatları boyunca uğraşıp didinip kazandıkları tüm paraların ederi olan malların, herkesin bildiği o gizli değerlerini.

Pelerinime sarındım. Kabran’dan kaçtığım gün bahçesine kaçıp, ağacın arkasından gözlerini izlediğim kadını düşündüm; bir anlığına da olsa, evinde kalsam, onunla yaşasam, sonu olmayan bir yolculuğa çıkmasam, ne olurdu acaba, diye bir düşünce geçti içimden. Sonra da ironik bir biçimde aynı sebepten durmayı küçümsedim, yazgının tüm yolları önümde kollarını açmış bekliyordu, hem de hayatımda ilk kez, bunu bir bahçe düşüne yem etmeyecektim.

Yazgının yollarında yürümek için, her şeyi başlatan o adımı attım, hanın kapısından dışarı çıktım. Dünya küçük, adımlarım devdi, kaderin üzerinde hükmüm vardı, nereye istersem oraya giderdim.

Yorum bırakın