Yetmiş Dokuzuncu Bab: Obsesyon

Ey göz, kendini devir! Körlerin yanında görmenin sırlarından bahsetme!

Adımımı attığım yer, dünyanın bir parçası gibi gelmiyor artık. Her noktası çiğnenmiş, sindirilmiş, basılıp ezilmiş dünyanın, bastığım yer olduğuna inanmak istemiyorum. Yeni görüngüler, yeni gösteriler istiyorum. Dünya bana yetmiyor, olduğu haliyle, ondan olmadığı bir şey olmasını istiyorum: Dünya, sırlarından bahsetme.

-ellerini iki kere yıka, sağ kulağına dokun- Bir zamanlar önümde gördüğüm bu uzun dağ yolu, canımı dünyaya bağlayan, heyecanlanmamı sağlayan tek şeydi. Şimdi boğucu, yeniliklere açılan bir kapı olmasına rağmen, misafirsiz evler gibi bomboş bir tekdüzelikten öte, hiçbir anlama gelmiyor. Hep, aynı, şey. -ayağını yere üç kere vur, parmağını şıklat-

Çayımdan bir yudum alıyorum. Dünya, çayın içinden, dışından, özünden ve sıcaklığından dilime varıyor. Bir bardağın kaç köşesi olursa olsun, insanın illa ki çayı oradan içmek istediği bir köşesi olur. Dairenin dahi içten içe kayırdığımız, oralarını daha çok sevdiğimiz, yine de hepsiyle eşit olduğunu bildiğimiz noktaları var. -parmağını şıklat- Borborin Tundraları’nda hava sert olur. Kış uzun ve sanki bitmeyecek gibidir. Sonsuz beyazlık ve sonsuz umutsuzluk. Sıcağın en iyi arkadaş, kışın en güçlü derebey olduğu, Babel’in en kuzey tarafı, Borborin Tundralar’ı.

Ara sıra karlar yağıyor hala. Çok sıcak memleketleri imkansız masallar gibi dinleyen çocuklardık, çok sıcak yerlerde çok soğuk yerleri masalmış gibi dinleyen insanların fikri kardeşleriydik. Dünyanın sıcaklığının iki tarafını tutup, yaşamın ucundan birbirimize bakıyorduk. Hüzün ve mutluluk gibi, esin ve sıkıntı, aşk ve korku gibiydik. Zıt ve diğeri varken yoktuk. Biz varken onlar masaldı, onlar varken biz. Ölüm ve yaşam gibiydik. Birimiz tahttaysak, birimiz zincirdeydik. Cihanda denge vardı. Biz dengenin iki ucunda, ortadakilere biraz üstten bakan, yine de onlara özenen, bolluktan sıkılmış krallar gibiydik. Kısaca, insanın hallerinden biriydik, fakat uç hallerinden biri. -bir tel saçını kopar, işaret parmağını ısır-

Üzerimdeki kara geyik postuna sarılıp, şöminede yanan ateşin derimi yalayan ısısına bırakıyorum kendimi. Günler böyle de geçer Metis. -üç kere parmağını şıklat- Zaman ne olursa olsun yürüyüşünü bozmaz, gururlu ve biraz burnu havada bir manken gibi pistinde ilerler durur. Ey zaman! Ölümlülerin arasında sonsuzluğun sırlarını anlatma. Dağ yoluna bakıyorum yine. Güneş batmakla batmamak arasında kararsız kalmış gibi duruyor, dağın ardındaki evinde dinlenmeye çekilmeden önce, son bir bakış atıyor tundraya, sonra gidiyor.

Sevgisiz, aşksız, arkadaşsız bir yaşam bu. Karlar kadar beyaz, karlar kadar soğuk, karlar kadar içten içe ermeye meyyal bir ruhum var, biliyorum. Kışım ben, Borborin gibi. Borborin kadar. Ah, kış! -konuşmadan önce iki kere öksür- Ne çok şey aldın benden, yine de, ne çok sevdim seni. Yaşam gibi içimi soğuta soğuta büyüyüp gittin ömrümde, yine de ihanetlerin en büyüğünün ortasında sonsuz bir sadakat buldum, ona sarıldım, ona sarındım, o oldum. -Sağ elinin içini kaşı-

Bir zamanlar ömrüm uzun olsun istediğim bir parçasındaydım hayatımın. Bir bilge kadının yanında, kaynattığı çaydan içerken, hiç yaşlanmıyor ve hiç yaşamıyor gibi göründüğünü düşünmüştüm. “Elam,” demiştim ona, “ölmeyeceksin değil mi?” Gülümsemişti. Elimi tutsun, saçımı okşasın, şu lanet kışın ortasında annem olsun istemiştim. Yemekleri o kadar güzel, saçları o kadar kara ve uzundu ki, sesinde bulduğum tüm şefkati bir de bedeniyle gözüme armağan ediyor gibiydi. “Hayır,” dedi, içten içe bir pişmanlık vardı sesinde, “ölüm çok uzak bir memleket gibi, gidemiyorum.” Ah merak! Sakın sırlarını aptallara verme. -yumruğunu sık, bir tahtaya vur- “Nasıl oldu bu,” diye sordum. Meraklı ve çocuktum. Ölümü korkunç bir son sanardım, varılması gereken sakin bir memleket olduğunu çok sonra öğrendim. Ömrüm, beni affet, yalvarırım. “Bilmek istemezsin,” dedi. Dağlar kadar sert, dağlar kadar dik, dağlar kadar güvenilir sesiyle. “Ölüm iyidir, yaşamı boşver, akışını bozma,” deseydi keşke. Bilmek isterdim, sorun o değildi, bulmak ister miydim? Bana kıyamazdı, dedim ya, annem gibiydi. Ara sıra kızar, aptallığımdan dem vurur, benden daha tecrübeli olduğunu en küçük hareketinde dahi belli ederdi. Yine de bana kıyamazdı. “Alhusur Dağı’nın eteklerinde, küçük bir mağaranın içinde, dört yapraklı mavi Agemun papatyasını bulup kaynatırsan, ömrün uzar, gönlün kısalır. Hiçbir şeyi sevemezsin, hiçbir şeye merak duyamazsın; zaman dansını bırakır, arkadaş gibi yanında oturur; ölemezsin.” Merak, ah, lanet merak! Postuma sarılıp, on gün yürüyüp, onca beş yapraklı çiçek arasından; dört yapraklı iki dikenli masmavi bir Agemun papatyası buldum. On günde vardığım yolu, o toy heyecanla yedi günde aştım, evime döndüm. Çayı kaynattım, içtim. İçimde bir şeyler değişti. Zaman yavaşladı, hatta, durdu belki. Dağ yoluna baktım, dünya büyüktü, ama artık adımlarımın altında, okunmuş bir kitap gibi durağandı. Ne olacağını bilecek, yine de okumaya devam edecektim defalarca. Olduğu haliyle bana armağan edilmişti, oysa bir noktada sıkılacağımı ne geç anladım, dünyanın oyunları o kadar hızlı biter ki, oysa bunaltıları ne de sonsuzdur. -dilini ısır, elini sık-

Sonra ölümü düşündüm. Kaybettiğimde değerini anladım. Yaşamın da ölüme yaklaşırken anlaşılırdı kadri kıymeti. Yaşlanınca gençliği, soğuklukta sıcaklığı, yoksullukta zenginliği… Her şey zıttında muktedir, kıymetli. Değişmeyen bir halin içinde debelenmek, zehir. Zehir ve şifa, kardeş. Borborin, ah, sırlarını yananlara verme. 

Şimdi dağ yoluna bakarken, avucumun içinde yedi yapraklı yeşil bir Agemun papatyası tutuyorum. Kaynatıp içersem, ölüm yine düşmanım olacak. Beni alıp götürmek, dünyadan sürmek için atına atlayıp ömrüme sürecek silahlarını. Fakat, -kaşı ellerini- en başında da bir merak mahvetmemiş miydi tüm yaşamımı? Yeni bir yolculuğa hazır mı ayaklarım gerçekten, her yerine basılmış ve tüm noktaları sindirilmiş dünyaya bir başka pencereden bakmak istiyor muyum cidden? Pişmanlığa doymadım mı? Ah, pişmanlık! Sırlarını heveslilerden sakın.

Dağ yolunu izlerken, o on günlük yolculuğu düşündüm. Ölümü yenmekten daha zevkli olan, yeni olan, hayatıma yeni hislerle bakmamı sağlayan o ömür gibi on günü. Soğuğa rağmen sıcak, hüzne rağmen neşeli, alışıldık olmasına rağmen taptaze olan o on günlük yol. Elimdeki çiçeği sıktım istemsizce, dünya alışılmışlığıyla bunaltıyordu beni. Hüzün bile uzun yaşandığında kabuk gibi atılması gereken kof bir duyguya dönüşüyordu yaşanmışlıklarda.

Çaydanlığı ateşe koydum, suyu kaynatmak gerek.

Ey kulak, kendini kapat! Sağırların yanında sözün sırlarından bahsetme! 

Yorum bırakın