
Ay, bulutların arasında kayboldu.
Tepelerin arasında birikmiş suyun yanında, bir kayanın altında ateş yakmış bekliyorduk. Karanlık, zifiri. Yaşamın gecesi, gündüzünden farklı. Derinden gelen, doğanın bizi istemediğini muştulayan bir uğultu var. Hateba üzgün. Ömrünün gecesinde gibi hissediyor. Daha üç günlük yol var. Sessizlik aramızda uzayıp giden bir şarkı gibi, aynı ritimde gerip bırakıyor derimizi. Zaman akıyor. Ay ara sıra bir bulutun ardından başını gösteriyor, sonra bir diğerine saklanıyor ansızın. Rüzgar içimize işliyor, önümüzde yanan ateş de onunla sessiz bir savaş halinde; biri ısıtıyor, biri üşütüyor; eninde sonunda rüzgar kazanacak. Hep rüzgar kazanır, hep dünya kazanır, hep…
“Karanlık beni eskisi gibi korkutmuyor artık,” diyor ansızın. Bazı kelimelerini rüzgar yiyor, yine de yarı tahmin yarı duyuş bir karmaşa içinden çekip alıyorum. Sırtımızı kayaya dayamış olmasak, uçup gideceğimizi düşünüyorum. Karanlığın içine doğru bakıyorum, en derininde, suyun altında yaşayan canlılar var, biliyorum. İstemsizce sırtımdaki uzun kılıcı kontrol ediyorum. El alışkanlığı. Doğadaki tüm canlıların öyle ya da böyle insanı tehdit etmesi ne garip. İnsanın içinden canlı çıkması mümkün olmayan bir oyuna atılışının komik bir şaka olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şey, tamam, hemen hemen hiçbir şey dostumuz değil. Zamandan başlayarak her şey insandan bir şeyler koparma derdinde. Zaman okyanusunun sonsuz piranaları arasından bedenimizi sakına sakına yüzmeye çalışıyoruz. Akıp giden yaşamda yavaş yavaş boğulan tatlı su balıkları gibiyiz, her yanımız tuz ve deniz yurdumuz değil, uğultu git gide artıyor.
“Konuşmak istiyorum, Marduk,” diyor. Elini elimin üstüne koyuyor. “Bu dünyada iki insan arasında, sadece ikisinin bildiği gizil bağlar vardır. Zamanın eskitemediği, yıpratamadığı, bozulmaz bağlar.” Gözlerimi suyun en derinine dikiyorum. İçinde yaşayan, kıvranan, ölen şeyler var. Su olmasa apaçık görebileceğimiz düşkün yaratıkları dünyanın. Üç gece daha göreceğiz böyle, şehre varınca herkes yoluna gidecek. Gizil bağlar, ancak sürdükleri kadar varlar; zaman, onların da düşmanı.
Üstümdeki pelerine iyice sarılıyorum. Bir zamanlar yaşam sonsuz mutlulukla yaşayacağım anları paltosunun ardında saklayan, yaşlı bilge bir dedeye benzerdi. Şimdi elimden her şeyimi alan maskeli bir hırsıza benziyor. Aldıklarını geri vermeyeceğini, bir şeyleri almak dışında hiçbir şey vaat etmediğini biliyorum. Yarın bile ancak bir umuttur, vaat değil. Yaşamın borcu yok, alacakları var, alıp duruyor yorulmadan.
“Beni her şey korkutur, biliyor musun,” diyor gülerek. Kabran’ın ortasında, insanların gülerek, kahkahalar atarak yemeklerini yedikleri bir hanın ortasında, karşılıklı oturuyoruz. Yüzü ışıldıyor. Yaşamının gündüzünde hala. Her şeyin korkutması çok normal, kaybedecek çok şeyi var. Henüz her şeyini kaybetmiş insanların göz altlarında oluşan o umutsuz karanlık gelip yerleşmemiş yüzüne. “Sen de bir garipsin, hiç konuşmaz mısın?”
Uğultu olduğum yere geri çekiyor beni. Gözlerim suyun karanlığına dalıyor yine. Gözlerimin altında mor, umutsuz çukurlar var. Tepelerin aksine aralarına hiç su dolmuyor. İnsan ara ara, “nasıl bu hale geldim,” diye sorar kendine. Bu soru iki şekilde sorulabilir; bitmez şükür dolu bir mutluluk, sonsuz hüzünlü bir karamsarlık. İkisinin de sonunda, sessiz bir kabulleniş bekler durur, gününü bekler, sabırlıdır. Ölüm gibi ona varılacağını bildiğinden, acelesi de yoktur.
“Onu öldürmesem kendimi öldürecektim, beni gün gün öldürüşüne katlanamadım,” dedi nefes nefese, kapının önünde, kollarına kadar kana bulanmış elleriyle. “Kaçmam gerek,” diye inledi, “ama yalnız başıma yok olurum. Kabran’a dönmek istiyorum.”
Neden kabul ettiğimi bilmeden kabul ettim teklifini. Üç muhafızı öldürdükten sonra, koşarak kaçtığımız köyden iki suçlu olarak ayrıldık. Oysa ilmek ilmek kurduğum, sükunetten başka hiçbir şeyin olmadığı sabit bir yaşamım vardı. Yollara gidilmeyen, yollardan umulmayan, yollardan bir şey beklenmediği; öylece zamanın sularına karışan ve git gide bitimine doğru yürüyen sakin bir ömür. Şansımı kaybettim, hoş, kaybetmeyi seçtiği şeylerden insan genelde vazgeçmiş olur. Şansımdan vazgeçtim.
Uğultu hafifliyor. Ayak sesleri duyuyorum. Şehre varmaya üç gün var. Hateba üzgün, o kadar üzgün ki yaklaşan ayak seslerini duymuyor bile. Suyun derininde yaşayan canlılar var, canlılar gibi içinde yüzen soluk cesetler; muhafızların acıması yoktur, hele arkadaşlarını öldürenlere karşı.
Uğultu artıyor, kılıcıma davranıyorum; ben de insanlarla böyle konuşuyorum işte, yaşamı ve ölümü birbirine karıştırarak. Hateba kayaya iyice sığınıp, gözlerinin içinde karanlık bir umutla bana bakıyor. Güven mi, sanmam, belki birlikte öleceğimizi bilmenin verdiği o garip rahatlık.
Ay bulutların arasından çıkıyor, bize doğru gelen üç muhafızın zırhları parlıyor, yaşamlarının gündüzünde, geceye kavuşacaklar.
Uğultu duyulmuyor artık, sadece kanın sesi, kılıcın izi kızıl bir yılan gibi gezip duruyor bedenlerde.


Yorum bırakın