Seksen İkinci Bab: Affedilmeyen

Alemin adı Adem’e anlatıldı; ama Adem’in adı aleme anlatılmadı.

Her şeyin ismini biliyorum, fakat hiçbir şey tanıdık değil bana. Cennetten kovuluşumun onuncu günü, Havva uzaklarda; eşini arayan her canlı gibi, bağırıp inleyerek yürüyorum. Zaman, cennetin zamanına benzemiyor, her şey bunaltıcı bir hızda akıp duruyor. Sonsuzu yitirdim, her şeyin sonlu olduğu bu kara parçasında kısılıp kaldım. Bana değenler derime acı veriyor. Pusulam şaştı. Nereye gitmem gerektiğini bildiren ne bir iz ne bir ses çalınıyor kulağıma. Cennetin yanında toz, insana göreyse bitimsiz olan, dünya denen bu toprağın üzerinde gezinip duruyorum.

Bir deniz hayalinin peşinde çöllere yazgılanmış bir seyyah gibiyim. Bir tür haksızlık duygusu peşimi bırakmıyor. Ölümsüzler arasından kovulup, ölümlülerin yurduna sürüldüm. Canım yanıyor. Ah! Ne büyük kaybım. Ve ah! Ne kadar da kaderin içinden çıkılmaz oyunlarından birine döndü yaşamım. 

Şeytan’ı gördüğümde anlamıştım aslında, adımız zamanın güncesinin aynı sayfalarında anılacaktı. Her şey diz çöktü bana. Her şey! Şeytan hariç. O, gururla taşıdığı ateşiyle, küçümser gibi bakıp, “ben ateştenim, o topraktan, ben buna secde etmem!” diye bağırdı. Tanrı kızdı. Şeytan’ın gözünde kibire benzeyen, fakat bir yandan da zaferi imleyen bir bakış gördüm. Tanrı beni yaratarak ruhumu yüzüme üflemiş, yaratılanların en üstünü kılmıştı, fakat asıl mesele birden değişmişti. Artık bütün konu tanrı ile şeytan arasındaydı. Diz çökmeyerek benden önemli olmuştu. 

İlk asi, ilk suçlu, ilk günahkar ve ilk lanetlenen…

“İnsanlar sana yüz çevirecek,” dedi Şeytan, “göreceksin, benden yana olacaklar!” Ne garip, yaratılanların en üstünü olduğum söyleniyordu, yine de kendimi tanrı ile şeytan arasındaki bir oyunun kazanılması gereken piyonlarından öte bir anlama gelmiyor gibi hissediyordum. Üstünlük bunun neresindeydi?

Biraz su içtim. İçimden ağlamak, inlemek, yalvarmak geliyordu. Cenneti özledim.Artık utanç vardı; suçluluk, pişmanlık… Mükemmellik bozulmuştu. İçim acıdı. 

Havva ne yapıyor acaba? Bir günahın suç ortaklarıyız. O başlatan, ben sürdüren. Hoş, kimin başlattığının ne önemi var? Bizi çeken, kaşıyan, yoldan çıkaran o derin merak duygusu, ikimizin de içinde pusuda beklemiyor muydu sanki; o yapmasa, ben yapacaktım.

Elmanın kızılı, günahın kızılına yürüdü; arzunun kızılına; yasağın, insanın, aşkın kızılına. Kızıl kızılı boğdu. Kızıl, beni bu her yanı deniz çöle sürdü. Melekler gibi temiz bir bedenle, günahkarlar gibi gezip durdum cihanda.

Bu dağların, göklerin, suların ötesinde bir anlamı var buranın. Bu boşlukta yüzen kayaya atılışımızın, burada yurtlanışımızın; soyumuzun buradan yürüyüp, burada yaşayışımızın henüz anlamadığım, fakat ancak burada bulunabilecek bir anlamı var. İnsanın hapsi, insanın evi, insanın yuvası bu yüzen kayanın, saf kuru bilgisi dışında bize söyleyeceği bir sırrı olsa gerek. Fakat, bunun için çok erken. Henüz Havva’yı bile bulamamışken, dünyanın sırrını aramak boşa olur.

İçinde olduğum beden çürüyor, eskiyor, değişiyor… Demek ki yapraklar gibi solup toprağa karışacak sonunda. O zaman ne olacak? Cennete mi döneceğim, başka bir dünyada yeni bir çileye mi sürüleceğim, yoksa tanrı hiç var olmamışım gibi, hiçlikte yitip gitmeye mi bırakacak beni?

Uzaktan bir karaltı görünüyor. Havva olsa gerek. Affedilmiş gibi hissetmiyorum. İlk insan, ilk suçlu, ilk affedilmeyenim ben. Doğmuş ve doğacak herkesin babası olmak, ancak böyle hissettirebilirdi zaten. 

Yorum bırakın