
Azrail’e sorun bakalım, yasın yolundan hiç yürümüş mü?
Karşı köyde bir hekim varmış; her hastalığı iyi ediyor, tüm dertlere deva buluyormuş. Umuyorum ki, at arabasının arkasında terler içinde yatan annemi de iyi eder. Çünkü herkes bilir ki, insan annesi ölünce ölür, geriye yaşar gibi görünen bir ceset taşır durur. Babamla beraber, son umudumuza doğru gidiyoruz, Jikan nehrinin ötesine, karşı köydeki hekimin yanına.
İki küçük odası, kocaman bir salonu ve ondan biraz küçük mutfağıyla köydeki evimizde dokunulamaz bir mutluluğun ortasında yaşıyorduk. Bu yolculuk beni oradan koparıp başka bir aleme götürüyor. Babamın sudan çok terle yıkanmış gömleği, güneşi izlemekten eskimiş, derisine bitişik bir ikinci deri gibi yaşamına devam ediyor. Bakışlarında bir tür ağırlık var, hissediyorum. Annem ölürse bize bakamaz. Belki tek olsam onun başına o kadar dert açmam, fakat üç yaşında bir kız çocuğunu hiçbir baba gerektiği gibi yetiştiremez, bunu o da biliyor olmalı. Atların ezip geçtiği yollara, bağlı oldukları arabanın yanındaki iki koca teker, bir gözyaşının yanaklarda bıraktığına benzer keskin ve kesintisiz bir iz bırakıyorlar. Tekerin izi derin, fakat birkaç gün sonra orada olmayacak; yine de, belki de annemden çok dururlar dünyada, diye düşünen aklımı durduramıyorum. Arabanın içinden iniltiye benzer, bir hayvanın can çekişmesini andıran hazin bir ses yükseliyor. Jikan Nehri henüz gözükmüyor. Köprünün yıkılmadığını umuyoruz. O köprü annemi yaşamıyla ölümü arasındaki oyunda, belki de kazanabileceği tek ihtimale bağlıyor çünkü.
“Ubakıt Köprüsü bir yol ver hele,
Belki yarim Jikan’dan geçip gitti…”
İçimden mırıldanıp duruyorum bu türküyü. Yola çıkmadan önce odamda gizli gizli ağladığım için, gözlerime yaşları çağıramıyorum; fakat aklımın içinde bir yer var ki, hıçkıra hıçkıra ağlıyor gece gündüz, ruhum kurumadı gitti. Annem sağlıklıyken ne kadar da güzeldi yaşamımız. Bunu çok az zaman düşündüğümü, daha da azında takdir ettiğimi fark ettim. Tencereler kendi kendini yıkıyor; gömlekler kendi kendini dikiyor; ocak her canı istediğinde yanıp sönüyor; ev kendi kendini temizleyen bir kedi gibi kimse ona bakmadığında pırıl pırıl oluyor sanarsınız… Ta ki annenize bir şey olana kadar.
Araba hafif hafif sarsılıyor. Babamın yanında, sürücü kısmında oturduğum için, beraber inip kalkıyoruz. Annem fazla sarsılmasın diye yavaş gidiyoruz, hoş, üstündeki kalın yorgan ve altındaki kalın battaniye onu bir kundak gibi sardığından, çok büyük bir çukura girmediğimiz sürece hiç hareket edeceğini düşünmüyorum. Yeşil yeşil, parlayan, yaşamı över gibi görünen tarlaların yanından geçiyoruz. Hafif bir küfür savurup, yolun yanına doğru tükürüyorum. Babam bir an dönüp gözlerimin içine bakıyor, gözlerinde ölümü andıran bir şey görüyorum istemeden, o da benim gözümde aynısını görüyor olmalı ki yüzünü çeviriyor hemen. İleriye bakıyoruz ısrarla. İleride Jikan Nehri var, Ubakıt Köprüsü var, ileride umut var. Geride annem duruyor, garip, annem geride kalmasın diye ilerliyoruz oysa.
Köyünden hiç çıkmamış bir çocuğun, dış dünyayı görebileceği ilk yolculuğunun böyle bir sebeple olmasını kimse istemez. Yine de talih, yüzünü çok farklı şekilerde gösterir insana. Üstümdeki gömlek babamın eskiden giydiği gömleklerden birinin boyuma göre kesilmiş hali. En güzel gömleğim bu, hekim beni böyle görsün istiyorum. “Bak, hekim amca! Güzel bir çocuğum ben, gömleğim de temiz, beni annesiz bırakma,” der gibi görüneceğim ona. Karnım gurulduyor. Babalar böyle şeyleri düşünemez, çocukları da kendileri gibi sanarlar, oysa çocuklar onlardan hızlı acıkırlar. Eğer annemi kurtarmazlarsa, hayatım boyunca böyle karnım guruldaya guruldaya, aç mı gezeceğim?
“…Ubakıt bırakmaz ki geçeyim yoldan,
Yüzüp nasıl varayım karşıya Jikan’dan.”
Köprüye az kaldığını hissediyorum. Yanımıza biraz altın aldık, olur da hekim ister diye. Kim bilir, her şeyi iyi etmek için, nelerini nelerini alıyordur insanların. Çaresizlerin tutumlulukları olmaz. Ne gerekiyorsa bir şekilde önünüze koyarlar, bunu en iyi hekimler bilir, genelde en az parayı da onlar ister. Zalimin zulmü şifaya yürümez, hekimin iyisi genelde yufka yürekli olur. Fakat bazen şans bu ya, talih şifa veren eli zalimin bedenine koyar, böyle olunca da neyiniz var neyiniz yok isterler, siz de başınızı eğer, ne istenirse verirsiniz. Bazen başka bir çare yoktur, çarenin kendisi sıkıntıyı yaratan olsa bile.
“…Köprünün ortasında bir tahta kırık,
Elimdeki bıçak tam kalbime layık.”
Köprü yıkılmamış. Yol kesintisiz karşı köye kadar gidiyor demek ki. Annemin inlemeleri duyulmaz oldu, ya uyudu ya da bayıldı yine. Arabanın arkasına geçip, köşedeki testiden biraz su döküyorum dudaklarına. Çatlamış dudakları kurumuş çiçekler gibi emiyor suyu. Susadığını söyleyemeyecek kadar kötü durumda. Oysa bana yaşam veren kendisi; nasıl yitebilir yaşamı, bana verdiği neydi peki? Kendine saklayamadığı hayatını nasıl da hediye etti böyle bana, talihin insana oynadığı ironi oyunlarından biri mi bu? Hastalığı hiçbir belirti göstermeden, böyle kısa zamanda ve böyle keskin, canından ruhunu çeker gibi nasıl ilerledi böyle hissettirmeden?
“…Gel ötede durma ölümden kayık,
Köprü yol vermiyor, sen geçir beni burdan.”
Dönüş yolunda araba daha hafifti, fakat tekerin izi nasılsa daha derin gibi geliyordu.
“Sorun, gidin, yapışıp yakasına sorun ondan,
Azrail hiç yürümüş mü yasın yolundan?”


Yorum bırakın