
*Tanzim: Sıraya koyma, sıralama. Düzenleme, düzen vermek, yoluna koyma.
“Kıymetli şeylerin tanzimi zor olur, onlara bakmadığımızda yok olduklarından olsa gerek.”
Odaya her girdiğimde bir şeylerin yerini değişmiş buluyorum. Zamanla buna alıştım bile denebilir. Elimde duran bıçağı nereye koyacağımı düşünüyorum. Koymadan önce üstündeki kanı temizlemem gerekir mi, yoksa öylece kanlı kanlı mı bırakmam gerekiyor? Bunu anlamak mümkün değil, düzenlemek çok zor.
Bıçağı bir kenara öylece bırakıp, mutfağa gidiyorum. Ellerimi yıkamam gerekiyor. Kan, keskin keskin kokmaya başladı. İnsan otuz yaşına gelmeden birini öldüreceğini hafif hafif seziyor elbette, fakat bunu gerçekten yaşadığında da şaşkınlıktan yerinde duramıyor. Can almak, can vermekten zor; birinin herkes için yasal, diğerinin herkes için yasak oluşunu anlamak çok güç. Ellerimi mutfaktaki lavaboda yıkıyorum. Su pembemsi bir renge bürünüyor. İyice ovuyorum. Çık lanet leke, çık! Komik, insan illa ki birinin canını alacağını tahmin ediyor; fakat aldığında, sanki kimsenin canını alamayacak birine ihanet etmiş gibi hissediyor kendini.
Odanın en dibindeki dolabın alt sol bölmesinde, yedi yaşındayken yazdığım bir şiir var, onu oraya koymuştum:
“Kuru su olmaz, ıslak çöl bulunmaz,
Tüm bunları görmesem de bir şekilde bilirim,
Hiç görmedim yumruklanan birini,
Yine de aşkım seni bir öpüşle yere serebilirim.”
Cihanın en özgüvenli yedi yaşında çocuğuymuşum belli ki. Kimseyi yere sermemiş olsam da, komik bir güçlülük var o yırtık kağıtta. Ellerim titriyor. Tam yirmi üç yıl olmuş. Şiiri koyduğum bölmenin bir bölme üstünde dokuz yaşındayken çok ünlü bir doktora yazdığım mektup duruyor:
“İki Ekim,
Sevgili Doktor Amca,
Adınızı bilmediğim için size böyle sesleniyorum. Ne kadar sorduysam da bir türlü öğrenemedim, yani, ezberleyemedim. Sizin ülkedeki en ünlü kanser doktoru olduğunuzu duydum. Babamı bir şekilde kurtarabilecek tek kişi olduğunuzu söylediler. Eğer babamı kurtarırsanız -bir kahraman gibi, süper doktor- yani ona bir şans daha verirseniz; size yemin ederim şu üç şeyi yirmi yaşına gelmeden yapacağım:
-Size sonsuz şeker bulacağım. (Hem de en güzellerinden)
-On kilo altın getireceğim. (Çünkü çok zengin olacağım)
-Şehrin en güzel yerindeki en güzel ofisi sizin için satın alacağım. (İkinci madde gerçekleşeceği için)
Eğer babamı kurtarırsanız bunları tek tek yapacağıma söz veriyor ve -yalvarıyorum, lütfen, ne olur- rica ediyorum. Bir randevu vermeniz bile aylar sürüyormuş, mektubumu okursanız, babamı hemen çağırın ve onu iyi edin.
İmza”
Biraz su içiyorum. Titremeler azalıyor. Adrenalin ne garip. O dolapta belki yüz tane fotoğraf, onlarca mektup, iki düzineden fazla -genelde defin işleri ve miras ile ilgili- belge bulunuyor, fakat ben bu iki kağıdı unutamıyorum bir türlü.
Hemen üstündeki çekmecede karnelerim ve diplomam duruyor. Beşinci sınıf karnesinde, öğretmenin notu yerinde; el yazısıyla, belki de tüm yaşamımı özetleyen bir yazı yazılmış:
“Ne kadar akıllı olursan ol, eğer iyi olmazsan; sevgili öğrencim, başarı ardından baktığın eski bir dost gibi terk edecektir seni. Öğretmenlerine saygı duymayan birinin ne kadar zeki olduğu önemli değildir. Hayatta başarılar.”
Altına o yaşta bir çocuğun dağınık yazısıyla: Çok da umrumdaydı ya, yazmışım. Hoş, gerçekten de umrumda değildi.
Onun yanındaki dolabın en üstündeki çekmecede; sarı, altın suyuna batırılmış bir muşta duruyor. Kavga senesi. Önüme çıkan her şeyi yumruklamak istediğim garip bir yıl. Muştanın sarıldığı bez, annemin yıl boyu göz yaşlarıyla ıslattığı bezin ta kendisi. Çekmecenin en dibine itilmesi tesadüf olmasa gerek. İlginç olan, çekmece madalyalarla dolu, aynı sene birçok sporda üstün bir yetenek olduğu keşfedilmiş ve değerlendirilmiş. Lise öyle ya da böyle bitmiş.
Bir alt çekmecede birçok kaset duruyor, en sevdiğim şarkının sözleri çekmecenin zeminine yazılmış:
“Uçmak basit, konmak zor,
Burada mutlu olmak zor,
Cehennemin ortasında,
Saklı kalmış cennet kor.”
Kopmuş gitar telleri de hemen kasetlerin yanına konmuş. Hoş, her girdiğimde yeri değişen kasetlerin neye göre dizildiğini anlamak zor. En iyi ihtimalle her düzenlediğimde nasıl hissediyorsam ona göre bir düzen tutturduğumu varsayabiliyorum.
Arayabilecek kimsem olmadığını düşünüyorum. Oysa yıllar boyunca not aldığım tüm telefon numaralarının konulduğu bir çekmece var odada. En garibi: En zor gününde yanında olduğun, fakat aradığında açmayan, 542…12. Bir daha aramadığımı bilmeme rağmen, o numara çekmecenin dibinde bir yerde duruyor. Bir alt çekmecesinde ilaçlar, genelde antidepresan. Hastaneden alınmış belgelerle dolu bir çekmece ve üzerinde yine defin ve miras işlemleriyle alakalı iki üç kağıt. Üzerinde adımın yazdığı ev tapusu. Yanındaki dolapta annemin giysileri duruyor, üzerinde birkaç fotoğraf. Düzenlerken ağladığımı hatırlıyorum, fakat yaşları sildiğim mendilleri sakladım mı, onu hatırlamıyorum.
Yanındaki kutunun içinde birkaç kitap duruyor. Birçoğu yas ile alakalı. En üstünde zarfı açık duran bir mektup:
“On ekim,
Seni bir zamanlar ne kadar sevdiğimi düşündüğümde kalbim acıyor. Kayıpların da ritimleri olduğunu, iki vuruş arasının git gide açılacağını, bir yerden sonra şarkımızın hiç çalmayacağını , sesinin sessizleşeceğini biliyorum. Her gün en baştan yaşadığım bu keskin his, elbet bir gün peşimi bırakacak. Dağlar dahi yıllara yenik düşüp ovalara yürüyorlar. Ben ne dağlar kadar sabit, ne de onlar kadar güçlüyüm. Zamanın seni yiyip bitireceği günü bekliyorum. Nehir doğasınca, yurtlarını terk eden ve yataklarından başka yataklara taşınan sular gibi akıp gideceğim hatıralarından. Başka başka denizlere karışacağız. İyi ki de. Hiç üzülme, çünkü dünyanın dengesi vardır, iki pişman bir masala fazla gelir. Sokak lambası zamansızca sönüp gitmeden önce, hep durduğum yerde son kez durdum. Unutma, seni en son gördüğüm yerde unuttum.
İmza.”
Titreme durdu. Bıçağı nereye koyacağıma karar verdim ansızın. Odaya tekrar girdim. Yedi yaşında yazdığım şiiri alıp bıçağa sardım, aynı bölmeye koydum. Başladığı yerde bitsin. Bir daha evimi görebileceğimi sanmıyorum. Hayatımın ikinci bölümü parmaklıkların ardında yitip gidecek. Yaşamım, beni affet.
Kıymetli şeylerin tanzimi zor olur, onları her bıraktığımızda unutup gittiğimizden belki de.


Yorum bırakın