
Sema bir düş gibiydi.
Vezir Rabih, haddinden kısa boyu ve haddinden büyük göbeğiyle, ara ara dinlenerek, taht odasında bir oraya bir buraya yürüyordu. Sabahın köründe uyandırılmış, eline Kebrir’deki en hızlı ulağın getirdiği mektup tutuşturulmuştu. Okur okumaz gözleri fal taşı gibi açılmış, içinde uyku namına bir şey kalmamıştı. Güneş olanca ısısı ve ışığıyla odasının camından girmesine rağmen, “ne kadar da karanlık bir gün,” diye fısıldamış, Kral Kabran’ı ve Vezir Dunkan’ı uyandırmak üzere iki haberci yollamıştı. Kendi de oyalanmadan giyinmiş, atabildiği kadar hızlı adımlarla taht odasının yolunu tutmuştu.
“Hiç doymaz mısın, Efendi Rabih?” diyerek kahkahalarla gülen arkadaşına baktı. Gülümsedi. “Bu dünyaya doyulur mu be, aptal herif!” diye ünledi. Üç yıl sonra aynı arkadaşı, “insaf et, yüce vezir, vergimden üç çuval un eksik diye canıma mı kıyacaksın?” diye sorduğunda, hissiz bir yüzle, “bu krallıkta kimse doymuyor,” diyecekti.
Rabih, efendilerden biri olarak doğup, sonradan vezir olan ilk kişiydi. Kebrir’de koca arazileri ve sayısız köleleri vardı. Efendilerin neden aralarından bir temsilci olarak onu seçtikleri de, onun neden Kebrir’deki küçük krallığındaki sarsılmaz yerini bırakıp burada kralın kulu olmayı kabul ettiği de sırdı. Bunların nedenlerini herkes az çok tahmin ediyor, fakat kimse tam olarak bilmiyordu.
Taht odasının kapısı açıldı. İçeriye uzun boylu, uzun beyaz sakalları göğsüne kadar inen, koyu gri cübbesi birkaç beden büyükmüş gibi dökümlü duran Vezir Dunkan girdi. Oldukça yaşlı olduğu attığı adımlardan anlaşılıyordu. Kabran, hizmet ettiği ikinci kraldı. Sessizce, hafif bir baş selamı vererek ilerledi, tahtın tam karşısına konmuş iki büyük sandalyeden soldakine oturup, gözlerini tahta dikti. Çıt çıkarmadı.
Rabih, bir oraya bir buraya birkaç kere daha yürüdü. Küçük bir çıtırtı duyuldu. Tahtın arkasında, kralın taht odasına girmek için kullandığı gizli kapı açılmıştı. Kral Kabran, geniş omuzları ve her zaman elinde tuttuğu iki kol kalınlığındaki kılıcıyla kapıdan biraz zorlanarak geçti. Rabih hızlı adımlarla sandalyenin önüne gelerek saygıyla eğildi, Dunkan da kralı görür görmez ayaklanmıştı.
Kabran, tahta oturup, onlara da oturmalarını işaret etti. Her zaman yanında hazır bulunan bileme taşlarından birini eline aldı. Hafif eğilerek, sol eliyle kabzasını tuttuğu koca kılıcı, sağ eliyle bilemeye başladı. Bir süre taşın metali keskinleştiren çiğ sesinden başka ses duyulmadı. Kral konuşmadan kimse konuşmaya cesaret edemezdi.
Kral Kabran, bakışlarını bilediği kılıcından çekip, başını kaldırdı.”Oku bakalım, Rabih. Neymiş bakalım bu uykumuzdan daha değerli haber,” dedi.
“Babel’in ve bilinen göklerin ulu kralı Ahraz oğlu Kral Kabran’a; Taba onu korusun, kutsasın; affetsin ve sevindirsin,
Başımıza, hem Kebrir’in hem de Babel’in bahtsız başına, akla gelmeyecek bir felaket uğramıştır. Efendi Yume öldürülmüştür. Sizden isteğimiz, Babel’in Kralı olarak, adaleti sağlamanızdır. Böyle bir katilin varlığı hem Kebrir’in, hem de Babel’in düzenini tehdit etmektedir. Gücünüzün kesinliğine ve hızına, Kebrir’e olan sevginize ve her birimizle ayrı ayrı beslediğiniz muhabbetinize güveniyor, sağlığınız için Taba’ya her gün doğumunda adaklar adıyoruz…”
“Tamam,” dedi Kabran, sıkılarak.
“Efendi Yume’yi tanırdım,” dedi Vezir Rabih, sesinde herhangi bir duygudan eser yoktu, “iyi bir adamdı.”
“Mutfağı Babel’in en iyi mutfağıydı,” dedi Vezir Dunkan, “babanız çorbalarını çok severdi.”
Kabran, gözlerini odanın ilerisindeki boş bir noktaya dikti. Yüzünden sinirli bir ifade okunuyordu. Birkaç gecedir doğru düzgün uyuyamamıştı. İçindeki bir sıkıntı, şimdi iki olmuştu.
“Ey Elam, ey sözler ve güneş,
Gökyüzündeki yıldızlar tek tek yok oldular,
Ayrılık bir birleşmeden sonra olur,
Demek ki hiç birleşmedikse de,
Sonsuza dek hiç ayrılmadık seninle.
Kırlangıçlar güller üzerinden uçup gidiyorlar,
Bedenim bana ait değil, ne hazin, bilemiyorum,
Yüreğimin tacını saçlarının arasına kondurabilirim,
Fakat tacın bedenini sana veremiyorum.”
“Karısı arkadaşımdı,” dedi Kabran, “bir de oğulları vardı yanılmıyorsam.”
“Evet, efendim,” dedi Rabih, “karısının ismi Elam, oğlununki ise…” kağıda gözlerini kısarak baktı, “Cenk.”
“Bu bir savaştır, ey Kabran, kılıçlar ufukta,
Kan bir nehir gibi çağlar durur kalbimde,
Cephelere gitmeye mecbur askerler gibi,
Yüreğim senden ve senin şehirlerinden,
Ne yazık, uzaklara gitmek zorunda.”
“Ne emredersiniz,” diye sordu Dunkan, kalın ve sisli sesiyle. Yıllardan beri vezirlik yapmasından olsa gerek, kralla konuşurken bile sesindeki buyurgan tonu gizleyemiyordu. Bir süre sessizlik oldu. Üç adam da iç dünyalarına çekildiler.
Sessizliği Kabran bozdu, “Katilin hemen bulunması gerekir,” dedi. “Yoksa efendisine kızan her köle, çareyi silahına davranmakta bulur.” Dunkan oturduğu yerden doğruldu, boğazını temizledi, “Öldürenin köle olduğu yazmıyor, efendim,” dedi.
Babel henüz tek krallık değilken, birbirinden bağımsız derebeyliklerden oluşuyormuş. Sonra, bu karmaşa ve savaş halini bitirmek isteyen, birkaç güçlü derebeyliği kendine katacak kadar akıllı ve güçlü biri tarafından tek krallık altında toplanmış. Bundan asırlar sonra, Bilinen Krallar Dönemi’nin ikinci kralı Enkidu zamanında, görülmemiş bir kıtlık baş göstermiş. Öyle ki, un gramla satılır olmuş. Yağmur dualarından, görülmemiş tarım metodlarına, ne denendiyse başarılı olmamış. Babel açlıktan kırılıyormuş. Kralın ne yapacağını bilmediği o uzun ve acılı günlerden birinde, taht odasına oraya nasıl girdiği bilinmeyen, eski giyimli bir bilge girmiş. Genç olmasına rağmen gözleri bin yıl yaşamış gibi bakıyor ve konuştuğunda sesi nerede olursanız olun dibinizde konuşuyormuş gibi geliyormuş. Taba’nın Babel’de göründüğü ilk anmış bu. Yanında muhafızı Unarma ile, Enkidu’nun önüne kadar gelip, “Kralların çaresizliği ile diğerlerininki bir değildir,” demiş. Enkidu, bu garip giyimli adamı dilenci sanıp başından def etmek istemiş. “Yaşamda açlık kadar kesin çok az şey var, değil mi, beceriksiz kral?” deyip, gülümsemiş. Bir an önce ona sadaka vermeyi düşünen Enkidu, bu lafından sonra onu öldürtmek ister olmuş. “Dur!” diye bağırmış Taba, “düşünmek yapmak gibidir, yapma!” Taht odasının ortasında güneş benzeri bir ışık görünmüş. Taba konuşuyor, ağzı oynuyor, fakat ses ışığın içinden geliyormuş:
“Kıtlığı bitirmeye karar verdim, dersinizi aldığınıza kanaat getirdim. İnsan; hain, unutkan ve yanılgıdadır. Açlığı unutmayacak kadar uzun yaşadınız. Bunu nesillerinize de hatırlatacak bir buyruğum var: Kebrir hariç tüm kara ve denizlerde köleliği yasakladım, aksine köleliği Kebrir’e zorunlu kıldım. Dengeyi bozarsanız, kıtlığa dönersiniz.” Söyleyeceklerini söylemiş ve kaybolmuş. O günden beri Kebrir kölelik yasası ile yönetilir olmuş. Babel’in Ambarı, Köleler Diyarı, Dünya’nın Tarlası… Geri kalan tüm bölgelerde ise kölelik şaka yollu bile söylenmeyecek kadar korkulan bir kelime olmuş. Babel’in “Büyük Kıtlık Bab’ı” tam yedi yıl sürmüş. Efendiler bu efsaneye bayılır, her yıl hatırlatmak için çeşitli festivaller düzenler, hakkında sayısız şarkılar yazdırırlardı.
Kabran yerinde huzursuzca kıpırdandı. Kebrir, Babel’in bütün krallarının başına bir şekilde bela olmuştu. Tarımın neredeyse hepsi, hayvancılığın da hemen hemen yarısı Kebrir’de yapılıyordu. Bu güçlerinin farkında olduklarından, efendilerin hepsi fahri küçük krallar gibi davranırlardı. Krallar da bazen anlaşarak, bazen savaşarak, bazen de Kabran’ın babası Kral Ahraz gibi tüm efendileri tek tek öldürüp yerine yeni aileler koyarak bir şekilde baş etmeye çalışıyorlardı. Kabran, babasının çözümü sayesinde, krallığı boyunca hiç başını ağrıtmamış bu meselenin şimdi önüne çıkmasından hoşlanmamıştı. Elam’ı görmeyeli ne kadar uzun süre geçtiğini düşündü, Yume’yi hiç şahsen ziyaret etmemiş, hep bir memurunu göndermişti. Bütün Babel’in övdüğü yemeklerden bir kere bile yememiş, merakını içinde saklı tutmuştu. Bileme taşından kıvılcımlar çıktığını gördüğünde duraksadı. Taht odasının kapısı açıldı. Muhafızlar saygıyla ve sessizce, içeridekilerin kahvaltılarını önlerine koydular. Rabih, kurt gibi acıkmıştı. Yine de kral kahvaltısına başlamadan yemeye yeltenmedi. Kahvaltılarını sessizce yaptılar. Odanın dört köşesinde yanan dört şöminenin içindeki odunların çıtırtıları dışında hiç ses yoktu. Dunkan’ın iştahı, haberi duyduğundan beri kapanmıştı, üstünkörü birkaç lokma atıştırıp, sandalyesine yaslandı. Sessizce diğerlerinin kahvaltılarını bitirmelerini bekledi.
“Neden ağlıyorsun, sevgili dostum,” diye sordu Kral Ahraz, hem en iyi dostu hem de baş veziri olan Dunkan’a.
“Oğlunuz Kabran, yaptığınız ne varsa yıkacağını, izinizi bırakmayacağını, sizi unutturacağını söylüyor. Hem de siz böylesine hastayken…”
“Başkenti de taşıyacakmış, değil mi?”
Dunkan şaşkın gözlerle baktı.
“Her şeyin farkındayım,” dedi Ahraz, “insanın düşmanı seçtiği kişi, bir noktada ona en yakın olandır. Kabran, çetin bir düşman seçti. Hayatta değiştiremeyeceği tek şeyi, birinden doğmuş olmayı kendine yediremeyen bir kral… Ne yazık, ömrüm oğlumun savaşlarını görmeye yetmeyecek. Oysa kullanacağı tüm silahları onun için bileyen benim.”
Ahraz’ın cenazesi, ülkenin o zamana kadar gördüğü en büyük cenaze oldu. Mezarının yanına koca bir çukur kazıldı, büyük bir ateş yakıldı. Sarayda meyve soyma bıçağına kadar silah namına ne varsa bu koca çukurun içindeki ateşe atılıp eritildi. Kabran, kimsenin silahını istemiyordu. Kılıcını hep kendi biledi.
Kahvaltıları bittiğinde, Kabran, tahtın yanındaki küçük kolu çekti. Birkaç saniye sonra birkaç muhafız gelip kahvaltılarından kalanları topladı, diğerleri kahvelerini ve pipolarını getirdi. Tüm bunlar göz açıp kapayıncaya kadar olup bitti.
“Rabih,” dedi Kabran, “Bu işi sessiz sedasız halledebilecek beş adamını Kebrir’e yolla. Katili canlı ele geçirmelerini tembih et. İnfazını bizzat kral yaparsa, etkisi daha büyük olacaktır.”
“Emredersiniz efendim,” dedi Rabih, piposundan derin bir nefes çekti, “bu, efendilerin de hoşuna gidecektir.”
“Onların hoşuna gitsin diye değil,” dedi sinirle Dunkan, “doğru olan bu olduğu için bu karar veriliyor.”
“Biz taşı bir kuşu vurmak için atıyoruz,” dedi Kabran, “fakat ondan sekip başka bir kuşu vurmasının da zararı yok.”
Rabih, oturduğu sandalyede belli belirsiz kabardı, piposundan oldukça keyifli bir nefes çekip, dumanı yavaşça havaya üfledi.
“Bak Rabih,” demişti babası, henüz bir efendi değil, alelade bir çocukken, “insanların çoğu köle yaradılışlıdır. Birileri onlara ne yapacaklarını söylesin, ne olacaklarını buyursun, neyi seveceklerini anlatsın diye çırpınıp dururlar.” Bu noktada biraz duraksayıp, gözlerini oğlunun gözlerine dikti. “Bazı efendiler dahi, içlerinde gizledikleri başı eğik köleler ile yaşarlar. Ne gördülerse onu taklit eden maymunlardan farkları yoktur.” Gözlerini kıstı, sesi bir ton daha ciddileşti, “sen öyle olmayacaksın. Bunun yolu şudur: Herkesin ölümün kesin emriyle lanetlendiğini iyi bil, fakat kendini bu fani dünyada ölümsüz say!” Bunu dedikten sonra Rabih’in başını ilk kez okşadı. Bu, babasının ona gösterdiği ilk ve son tek sevgi kırıntısıydı.
“Yume’nin bölgesi oldukça büyüktü,” dedi Rabih, ansızın, “yerine gelenin işi çok zor olacak.”
Kabran, düşünceli görünüyordu. Cevap vermedi. Uzak adalardan birinde, krallıktan haberi olmayan ilkel bir köylü olarak doğsaydım, diye düşünüyordu, yine böyle kaybolur muydum aklımın derin karanlıklarında?
Ölüm döşeğinde kulağına eğilip, “Sana olan tüm kötülükleri hak ettin, sana yapılan tüm iyiliklerin nankörü oldun, şimdi de hak ettiğin üzere ölüp, sessizce unutulacaksın Ulu Kral Ahraz,” diyeceğini düşünüyordu. Kral Ahraz öldüğünde, kimse Kabran’ı çağırmadı. Saraydaki feryatları duyup, ölü bedenini üzerine koydukları koca taşın olduğu odaya koşarak geldiğinde, “Çıkın buradan, saygısız piçler!” diyerek herkesi kovdu. Ağlayıp feryat eden kalabalık, susup sessizce odayı boşalttı, kapıyı kapattı. Babasının cesediyle baş başa kaldığında, onu sessizce izleyip, ne hissettiğini anlamaya çalıştı. Kafasında yıllardır söylemeyi planladığı cümleleri aradı, bulamadı.
“Senden daha zalim olacağım, ki zulmün unutulsun. Senden daha yıkıcı olacağım, ki kıyımın unutulsun. Kurduğun krallıkta öyle acıların yapıcısı olacağım ki, insanlar senin zamanlarını iyi hatırlayacaklar.” Duraksadı. Gözleri doldu. “Bana hiçbir şey öğretmedin, ne öğrendimse kendim öğrendim, bu bana çok şey öğretti,” dedi. Derin bir nefes aldı. “Çocuğum olmuyor, baba, soyumuz son bulacak diye çok korkuyorum. Muhafızlara köylerin birinden bir çocuk bulup, bana getirmelerini, onu varisim olarak sunmayı bile düşündüm.” Gülümsedi. “Krallığını bir piçe hediye edeceğim, anlayacağın.” Duraksadı. “Beni neden yalnız bıraktın, baba?” Ağlamaya başladı. “Bu krallıkta kimse kimsesiz hissetmedi.” Cesede doğru yürüdü, elini yüzünün üstüne koydu. “Herkese ulaşan gücün, bana gelince neden kurak çöllere; herkese ulaşan sesin, bana gelince neden fısıltıya döndü?” Gerinip okkalı bir tokat attı, gözleri dolu doluydu. “Oğlunu kendi aklının şeytanlarına emanet ettin,” sesinde karanlık bir ton vardı, “şimdi krallığında hüküm sürecekler.” Odadan çıkmadan önce, babasının başında son kez duran taca dokundu. Kesik kesik kahkahalar attı. Kapıdan çıktığında yüzü ifadesizdi.
Daldığı düşüncelerden sıyrıldığında, elinin hafifçe kesilmiş olduğunu gördü. Bileme taşını yanlış bir açıyla tutmuş olduğunu düşündü. Rabih ve Dunkan’ın bunu fark etmediklerini umarak, elini beceriksizce pelerinine sildi. Dunkan, ona belli belirsiz bir acıma ile bakıyordu. Dunkan, onu çocukluğundan beri tanıyordu. Bu, bir kral için, hem iyi hem de tehlikeli bir durumdu. Kabran’ın kılıcını daha sık bilemeye başladığını, kılıcı bıraktığında sol elinin titrediğini, bunun için halka açık toplantılarda kılıcını elinden hiç bırakmadığını da fark etmişti. Titremelerin birkaç gündür arttığını ve gözlerinin altındaki morlukların git gide derinleştiğini de, acı içinde, fakat elinden bir şey gelmeyerek fark ediyordu.
Dunkan, “efendiler neden kendi muhafızlarını kullanmamışlar,” diye sordu birden, “ilk defa bir suçlu için başkentten yardım istiyorlar.”
Rabih, “Katil, Kebrir’den kaçmış olmalı,” dedi, “yoksa kendileri hallederlerdi. Yume öleli belki on gün olmuştur. Katil, Kabran’da geziyor bile olabilir.”
Son sandığın da saraya girişiyle, Dunkan rahat bir nefes aldı. Eski başkent Hanok’ta, saraya ait hiçbir şey kalmamıştı. Her şeyin yeni başkent Kabran’a taşınmasıyla, Hanok öylesine bir şehir olmuştu. Ozan Borbo’nun Hanok için yazdığı yeni şiirini, fısıldayarak okudu Dunkan:
“Ey rüyaların ve deli dehşet hayallerin,
Acıların ve tarihin, mutsuz ve ulu şehri,
Bir zalim fethetmişti seni,
Yine bir zalim terk etti.”
Krallığın gündelik işleriyle alakalı meseleleri sormak için, ara sıra elinde kağıtlar olan bir muhafız giriyor, danışacağı konuyu sessizce danışıp cevabını aldıktan sonra odayı terk ediyordu. Neredeyse öğlen olmuştu. Rabih, oturduğu yerde bir şeyi keşfetmiş gibi rahatsızca kıpırdandıktan sonra doğruldu, boğazını temizleyip konuştu:
“Yume’yi öldürenin bir köle olduğunu düşünmüyorum,” dedi.
“Neden,” diye sordu Dunkan, sakince.
“Yume iyi bir savaşçıydı. Tüm efendiler gibi ülkenin en iyi hocalarından kılıç eğitimi almıştı. Ayrıca,” tam burada huzursuzca kıpırdandı, “bir köle ne kadar iyi kılıç kullanıyor olabilir ki?”
“Başka bir efendinin mi onu öldürdüğünü ima ediyorsun,” diye sordu Kabran.
“Hayır,” dedi Rabih, “bu imkansız elbette.” Düşüncelere daldı. “Belki de…” Duraksadı. “Başka bir efendinin oğlu… Hatta kızı.”
Bir süre sessizlik oldu. Kabran, tehditkar bir tonda, “belki de saraydan kaçmış asi bir prens yapmıştır, değil mi Rabih?” dedi. “Sen benim oğlumun bir katil olduğunu mu ima ediyorsun, adi köpek!” dedi bağırarak.
“Ulu Kral Kabran’a, ışık hep onu korusun:
Bana bir keresinde, “Bir ağaç, ancak kökleri kadar güçlüdür,” demiştiniz. Kökleri derinlere inmeyen ağaçların, en zayıf fırtınalara dahi dayanamayacağını anlatmıştınız. Öğrendiğim şeyleri düşündüğümde, kendimi köksüz bir ağaca benzetiyorum. Oysa, bir prens olarak, köklerim ülkemin topraklarının en diplerine kadar nüfuz etmiş olmalıydı. Kendimi bildim bileli, içimde eksik, yanlış bir şeyler olduğunu hissedip duruyorum. Birisi bana ne zaman, “Prens Marduk,” diye seslense, içimdeki o boşluk yine kaşınmaya başlıyor. Sanki içimde bir yer, bunu hak etmediğimi, herhangi biri olduğumu, içimde bir prensin kanının akmadığını söylüyor bana. Kökleri kesilmiş susuz ağaçlar gibi günden güne kurumaktansa, köklerimi bulmaya gidiyor, sarayınızı terk ediyorum.
Elveda Kral Kabran, babacığım ya da her kimseniz, ışık hep sizinle olsun.”
Rabih, korkuyla, “hayır efendim,” diyerek ayağa kalktı. “Elbette Prens Marduk’un böyle bir suç işleyeceği aklımızın ucundan bile geçmez!” Titriyordu.
“Lafını bilerek konuş Rabih,” dedi Dunkan, “boynun henüz bir kılıcın kesemeyeceği kadar kalın değil.”
Üç adam da hınç dolu gözlerle bakışlarını birbirlerinden uzak noktalara çevirdiler. Kabran, kılıcını bilemeye devam ettti. Kılıcın uzun süredir hiç kanla ıslanmadığını düşündü. Diyecek bir şey arıyor, fakat aklına Elam’ın çaresiz görüntüsünden başka bir şey gelmiyordu.
Tok bir sesle taht odasının kapısı çalındı, muhafızlar büyük kapıyı iki tarafa doğru sonuna kadar açtılar. İçeriye elleri halatla bağlanmış, buraya sürüklenerek getirildiği lime lime elbiselerinden belli olan bir adamla, arkasında onu getiren olduğu gururlu adımlarından anlaşılan iki kişi girdi. Elleri bağlı olanın suratında morluklar vardı, getirilirken ara ara dövüldüğü, yüzündeki morlukların farklı farklı tonlarda olmasından anlaşılıyordu.
“Ben, Kahor,” dedi, gururlu olan, “Yume’nin katili Azap’ı, Ulu Kral Kabran’a getirdim!”
Kabran kalktı. Kılıcını yüzünde morluklar olan adama doğru uzattı. Bir anlık sessizlikte tüm bu olanları tartıp, ne yapması gerektiğini düşündü. Muhafızlardan birine tutuklunun başını eğmesini işaret etti. İki metre boyundaki muhafız, neredeyse aynı boydaki mahkumu omuzlarına bastırarak diz çöktürdü. Gözleri yüzünün içine göçmüş gibi görünen mahkum, asil birine ait bakışlarını Kabran’a dikti.
“Suçunu kabul ediyor musun,” diye sordu Kabran.
“Yaptıklarımın sorumluluğunu kabul ediyorum,” dedi, Azap. “Lanet olsun, tacı olan ya da olmayan tüm efendilere!”
Rabih, mahkumu bir yerlerden tanıdığını düşündü, fakat nereden olduğunu anımsayamadı. Dunkan da ayaklanmış, Kabran ve mahkuma doğru dönmüştü. Yıllardır sarayda olmasına rağmen böylesine bir olayla ilk kez karşılaşmıştı.
“Hüküm belli, hakim belli,” diye bağırdı Kabran. Aynı anda, elindeki kılıcı savurdu, Azap’ın ensesinden başlayarak tüm boynunu biçti. Rabih, irkilerek geriye çekildi. Dunkan, hissizce izledi. Kabran, mahkumu getirenle göz göze geldi. Kılı bile kıpırdamamıştı. Yıllardır gördüğü onca şeye rağmen, bu hissizlik karşısında içi ürperdi. Kılıcı elinden yavaşça bıraktı, dalgın bakışlarla, ipi çekilmiş bir kukla gibi adımlar atarak taht odasından çıktı. Sol eli zangır zangır titriyordu. Koridordan belli belirsiz bir metal tıkırtısı duyuldu. Açık kapıdan içeriye yuvarlanarak giren taç, odanın ortasına geldiğinde Azap’ın gövdesiz başına çarpıp durdu. Odadaki herkes taca bakakalmıştı.
Derin sessizlikten ilk sıyrılan Dunkan oldu. Yüzünü yüksek duvarlardaki koca camlardan birine çevirip dışarıya baktı. Gökyüzü, her şeyden habersiz, havadan bir taç gibi dünyanın başının üstünde dönüyor, tüm hayaller onun altında kuruluyordu. Olanlara rağmen; kaygısız, sakin ve güzeldi. Sema neredeyse bir düş gibiydi.


Yorum bırakın