Seksen Altıncı Bab: Gölgenin Aslı

Gölgenin aslı, gölgeden de betermiş.

10 Ekim:

Kuş gökte uçar, gölgesi de yerde kuş gibi dolanır durur. Ahmak avcının biri, gölgenin peşinde koşar, takati kesilir. Attığı oklar hep boşa gider. Ne hazin, kendimi tam da o ahmak avcı gibi hissediyorum, ama gölge ne kadar hoş, bir bilsen.

Sevginin kesinliği, ölümün kesinliğine benziyor; bir kere olup bittiğinde zamanı ne kadar geriye alıp, olanları değiştirmek istesen de, olanlar hali hazırda olup bitmiş oluyor. Ah nehir, geriye doğru aksan ne olurdu sahi, çok şey mi istiyorum senden?

Sana, cevabı belki senden, belki de kendimden beklediğim onca mektup yazdıktan sonra, söyleyebilirim ki; bazen cevap doğru, soru yanlıştır; bazen soran doğru, cevaplayan yanlış. Sana yaptığım onca haksızlıktan biri de bu oldu. Cevabı sende olmayan, muhattabı olmadığın o kadar soruyu hayatına musallat ettim ki, benim için ne önemli ne değil anlayamadın. Sevgin ziyan oldu gitti, bir kuşun gölgesine atılan oklar gibi. 

Evi iyice bir düzelttim. Gereksiz eşyaları ayıklayıp attım. Kendi ellerinle, yoktan var ettiğin yuvanda artık adım seslerinin çınlamaması canını yakıyordur elbette. Bir zamanlar senin olmayan hiçbir çiçeğin açmadığı bahçende, şimdi adını bile bilmediğin tohumlar yeşeriyorlar. Evini ve bahçeni adım adım talan ediyorlar. Ellerin ve ellerinin izi uzaklaşıyor. Kopmak, yükünü atmak olur sanmıştım; oysa kopmak, eksilmekmiş. Yollarda yürürken adımlarını adımlarıma uyduramamak acı verirdi, oysa asıl acı, uyulacak adımların olmamasıymış. Bunu genç halimle çok geç anladım. 

Gitmeden önce bana bıraktığın şiiri, bir dua gibi okuyup duruyorum her gün. Hayatım sen gittikten sonra alt üst oldu. Verimli olsun diye sürekli çevrilen topraklar gibi, bir göğe, bir yere bakıyor. Her şeye katlanılabilir sanıyordum, her şeye katlanıyordum, şimdi katlana katlana küçücük kalan içimi, hiç okunmayacağı yerlerde açıp duruyorum. Aksi gibi, bir zamanlar baştan başa sana ait olan bu kırış kırış kağıdı, kimse okusun istemiyorum. Sevgim gizimde çürüsün, içim yok oluşlara yürüsün. Kimse bilmesin beni, ben’in kendisi bile. Yaşamak, ağır bir ceza gibi olup bitiyor bu ara.

Neyse, sen nasılsın Kahor? Tohumların ne alemde?

24 Kasım:

Karlar bahçeye iyice oturdu. Ayak izlerimle kirletmeye kıyamıyorum. Bir ara hastalandım, bana öğrettiğin kış çayından demledim, iyileştim. Sen olsan, sen demlerdin, iyileşmezdim. İnsanı içtiği iki damla şifalı çayla iyileşmek zorunda bırakan yalnızlığa lanet olsun. Ben iyileşmek istemiyorum ki, çaylar sonsuza dek demlenip dursun istiyorum sadece.

Bana, odunları bonkörce harcadığım, sonra kışın bitimine doğru odunsuz kalıp, ısınmak için birbirimize sokulmak zorunda kalışımıza çok kızardın. Üç evin üç kış geçirmesine yetecek kadar odunum var şimdi. Oysa bir türlü ısınamıyorum. Hiçbir odun ateşi, sokulduğum göğsün kadar harlı yanmıyor. Soğuk, ne yapıp ediyor, bir yolunu bulup içime işliyor gecenin içinde. 

Kedi de gelmez oldu. Bir yerlerde donup kalmış mıdır sence? Hoş, geçen kışı nasıl geçirdiyse, bu kışı da öyle geçiriyordur. Sana ne kadar da muhtaç görünüyordu yaşamak için. Her şey oyunmuş demek ki Kahor, kedi seni kandırmış, meğer sensiz de bir şekilde yaşanabiliyormuş. 

Çok kar yağdı bu sene. Geçen sene olduğu gibi, bir iki yağar durur sanıyordum. Hiç bitmeyecekmiş gibi uzun uzun yağdı. Gök, neyi var neyi yok üstümüze boca etti. Bir ara, tüm cephanesini bitirmiş gibi sessiz sedasız iki gün bekledi, sonra kaldığı yerden devam etti üstümüze kardan kurşunlarını yollamaya. İlk defa, “yok, bu böyle olmayacak, tası tarağı toplayıp gideceğim buralardan,” dedim, yine de gidemedim. Kim bilir, belki döndüğünde hasta olursun, canın kış çayı çeker, yapacak halin olmaz. Hayatta neyin ne zaman olacağı belli mi sahi? 

Kuruttuğum etleri kızartıp kızartıp yiyorum. Bayağı da pirinç aldım geçen sonbaharda, kupkuru dipdiri, küçük ambarın bir köşesinde kaynatılıp yenmeyi bekliyorlar. Kupkuru ve dipdiri, biri kalbim, diğeri bedenim sanki. Sana neyin yetmediğini, neyin fazla geldiğini, bir sabah vahiy gelmiş gibi evi terk edip gidişinin nedenini bir türlü anlayamadım. Madem beni hiç sevmedin, neden ellerinle taş üstüne taş koyarak var ettiğin evini bana verdin; beni çok sevdinse, neden bırakıp gittin?

Şöminenin önünde, senin hep oturduğun yerde oturduğumda, arkamdan vuran ateş önümde koca gölgemi var ediyor. Onunla konuştuğumu söylesem, bana kızar mısın? Eve kimseyi davet edesim gelmiyor. Komşuların yüzlerinde hep, “yazık terk edilip bir kenara atıldı, evde çürüyor kızcağız,” bakışı var. Benimle hiç konuşmamalarına rağmen, bakışlarıyla bu kadar şey söylemeleri garip, değil mi? Fakat, sessiz bakışlarımla, onların meraklarını da susturuyorum. Bana ulaşamayacaklarını biliyorlar, ne kadar deneseler de nafile. Bu savaşta iki savaşçı karşı karşıya, gerisi kuru kalabalık. Kupkuru, dipdiri bir kalabalık. Biraz pilav kaynatsam iyi olacak. 

Senin gölgen benimkinden daha büyüktü, muhakkak ki yokluğun da, benim yokluğumdan daha büyük. İri adamların kibar olamayacağını düşünen aptallardan olmasam da, koca bir çocuk gibi olduğun o küçük anlarda, aklım böylesine koca bir bedenin içinde nasıl böylesine küçük bir ruhun barındığını anlayamazdı. Öyle küçük şeylere kırılırdın ki, insan camlara basarak yürüdüğü bir zeminde, bir tür denge oyunu oynadığını sanardı. Yine de, camlarda yürürken bile, en sağlam topraktan daha güvende yürüdüm yanında.

Ulaklar mektupların oraya kadar varıp varmadığını bilmiyorlar. Umarım, mutlusundur. Ben değilim.

23 Şubat:

O kadar kar yağınca yerde yıllarca kalır sanarsın, sonra bir sabah uyanırsın, bahçe bulamaça dönmüş. Çamur içinde toprak, beyaz elbisesini ardında bırakmış, bahara yürüyor, dünya dönüyor. Ah, ne mutlu olurdum, şimdi seninle şu bulamaca bahar tohumları eksek. Oysa, senin gittiğin yerde hiç bitmeyen kışlar var, baharlarımız bile aynı anda olup bitmiyor. 

Kedi geri geldi. Bir sabah uyandım, içeri nereden girdiyse girmiş, ağzında bir fare ölüsüyle salonda bekliyor. “Hoşgeldin, nankör it,” dedim senin gibi sesimi kalınlaştırarak. O kadar çok güldüm ki, sanarsın hayatım boyunca ilk kez gülüyorum. Gözlerim iyice zayıfladı. Bütün kış bahçenin ötesindeki yolu izleyince, kamaşa kamaşa bulanık görür oldular. Çiçekler gibi baharda değil, fırtınalar gibi kışın ortasında geleceğini düşündüm hep, oysa kış da geçip gitti. 

Özlemek, hiç kapanmayan bir yaranın, hiç dinmeyen sızısıyla günü geçirmeye benziyor. Orada bir yerlerde olduğunu hep biliyorsun, kör karanlıklarda el yordamıyla bulabileceğin kadar bildiğin bir yerinde kendini hatırlatıp duruyor, yine de görmezden gelerek günü geçirmeye çalışıyorsun. Sen de beni özlüyor musun, Kahor? Hiç, bir yerinde kapanmayan bir yara gibi yokluğumun sızısıyla günü geçirmeye çalıştın mı? Yoksa, bir oldu bittiye getirip, unuttuğun hatıraların rafında tozlanmaya mı bıraktın beni? 

Çok soru soruyorum. Kendim de gönlüme göre cevaplar uydurup, günü geçiriyorum. Sen varmışsın gibi, sanki çıkıp gelsen, kaldığı yerden zamanı geçirebiliriz gibi geliyor. Öylesine candan muhabbet ediyorum sen olan kendimle. Canım sıkılıyor sanma, canım yanımda değil ki sıkılsın, uzakta bir yerlerde kış türküleri söylüyor, hiç duymayacak olsam da.

Bana bıraktığın şiiri kediye de okudum. Mırıldanıp, bunalmış gibi kuyruğunu kıstırıp uyudu. Nankör it, işin kötüsü, şiirden de anlamıyor. Bir yerlerde yünden bir yumak buldum, oynasın diye kucağına verdim. Üzerine kapanıp duruyor, beni de eğlendiriyor sağ olsun, fakat ilk gün güldüğüm  kadar gülmüyorum hiç. Zaman zaman, hüzün bir kediymiş de, ben bir yumakmışım gibi hissediyorum, üzerime kapanıp duruyor. Kurutulmuş etlerden kalanları kediye veriyorum. Kemikleri çatırdata çatırdata, keyifli keyifli yiyor. Yediklerinin birilerinin artığı olup olmaması umrunda değilmiş gibi, ne hoş. Küfür gibi bir sevgi artığının, bir başkasının tüm kalbinden daha hoş göründüğünü gördüm ben de, bu yüzden kediyi hiç yargılamıyorum, keyfine baksın.

Mutfaktaki kilerin kapısı bozuldu geçen gün, ne yaptım ne ettimse düzeltemedim. Kışın büzüşen demir kısmı mı büyüdü, yoksa kolu kullanılmaya kullanılmaya donup kırıldı mı, artık ne olduysa kapı doğru düzgün kapanmamaya başladı. Kış olsa, sorun değil. Kışın kullanılmayan odaların hepsi buz gibi olur, mutfağın kendisi bir tür kiler görevi görür zaten. Fakat, bahar geliyor, böceklerin taç takıp hüküm sürdükleri zamanlar yaklaşıyor. Kilerimi bir şövalye gibi korumalıyım. Bir yerlerden bir çekiç bulsam iyi olur. 

Bahar temizliği, bahar hazırlığı… Kış ne zaman bitiyor orada?

10 Mart: 

Bugün köyde birinin nişanı var. Beni de çağırdılar, gitmedim. Yeni çifte hediye olarak yarım çuval pirinç verdim sadece. Evleri bereketlensin diye de, upuzun bir dua ettim. İşleri çok zor, biri iki yapmak kolay da, ikiyi bir etmek çok uğraş ister, yani doğru düzgün birleşmekten söz ediyorum, yoksa ikiyi hiç etmek de kolay. 

Köyde cadı dedikleri yaşlı bir kadın vardı, hatırlıyor musun? Hate Ana, derlerdi hani. Bugün o uğradı. Uzun, pis tırnakları, lime lime elbiseleriyle, bahçe kapısının önünde durup bana el salladı. Başka bir gün olsa korkardım, neden bilmem, içim cız etti. Ben de ona el salladım. Bundan yüz bulmuş olacak, bahçe kapısını açıp, yanıma geldi. Oysa sadece el sallayıp hayatıma devam etmek istemiştim. Gelmişken bir çay vereyim, biraz ekmek sunayım, dedim. Güzel bir çorba yaptım önce, bir güzel içti. Sonra çay koydum. “Ah, güzel kızım,” dedi, sanki ona ait olmayan, çok uzak bir geçmişte bıraktığı içten bir sesle, “ay gibi yüzünü kapatsın diye, bulutlar gibi duvarların ardında saklanman hiç bitmeyecek mi?” Başta ne dediğini anlamadım, sonra da önemsemedim. Dedikleri aklımın ara geçitlerinden birinde, bir yankı gibi sürüklene sürüklene yok oldu. Belki, Hate Ana da çok güzeldi bir zamanlar. Belki onu da biri terk etmişti. Hoş, dünyada terk edilmemiş ne var ki, eninde sonunda hep bir yerlere gidiliyor illa ki.

Çayını da içtikten sonra kalktı, ondan beklenmeyecek atik bir hamleyle elimi tutup öptü, öyle bir teşekkür etti ki utandım. Bu kadına herkes çok kötü davranıyor, ama nedenini de kimse bilmiyor. Birisi, sırf yalnız diye, neden tehlikeli görünür ki insanların gözüne? Hem ondan korkuyorlar, hem ona kötü davranıyorlar. Yaşaması bir tür hastalıkmış gibi muamele ettikleri bu kadının, belki de hepsinden daha dertli, daha muhtaç olduğunu, sırf onlardan yana yakıla yardım istemediği için kibirli bir cadı gibi görmek istediklerini kendilerine itiraf etmek istemiyorlar. İnsanlar muhtaçları sever, fakat onlara muhtaç gibi görünmediklerinde, en düşkünlere bile kibirle bilenirler. İhtiyaç duyulmak, yok sayılmaktan daha yüce hissettirdiğinden olsa gerek. Bu köy kadar küçük bir yerde bile, dağlardan daha büyük kibirler yer yapıyorlar kendilerine, hoş, ben de düne kadar bu kadından tiksiniyordum. Fakat, dedim ya, içim cız etti.

Kapıyı düzeltmek için demirciden çekiç ödünç almak istedim. Gittiğimde yerinde yoktu, yerine oğlu bakıyordu. Adı, Saye’ymiş. Garip, buğulu bir sesi var. Boyu da senin boyuna yakın, omuzları biraz daha ince, saçları da daha gür. Çekici bana uzatırken, işi olmadığını, gelip yardım edebileceğini söyledi. Teşekkür edip oradan uzaklaştım. Adımlarım adımlarıma karıştı, kendimi eve nasıl attım, bilmiyorum. Bakışlarında tavdaki demirlere benzer bir şeyler vardı, belki de ben öyle hissettim. Saye, ne garip bir isim, değil mi? 

Bana hiç mektup gönderiyor musun acaba, belki de yollarda yitip giden onlarca mektup gönderdin, kim bilir. O kadar iyi gelirdi ki şu an, kafam çok karışık Kahor. Belki de sadece bahardandır, toprak tohumlara can verirken, kimin içi şöyle bir kıpırdanmaz ki sahi?

27 Mart:

Okuma yazmayı bana babam öğretmişti. Büyük, deri kapaklı onlarca defterini ara sıra temizlemem için bana verdiği günlerden birinde, “içlerine baktın mı hiç?” diye sormuştu. Ben de, “baksam da anlamam ki babacığım,” demiştim. Yüzünden bir gölge geçmişti o an. Kızların okuduğu görülmemiş şeydi. Fakat, ülkenin en önemli şairlerinden birinin kızı olarak, babamın yazdığı şiirleri dahi olsa, okuyabilmem gerektiğini düşünmüştü. “Bir gün, elden ayaktan düştüğümde, sözlerimi kaydedebilecek, güvendiğim birine ihtiyacım var,” demişti soranlara. Oysa, sadece kızına okuma yazma öğretmek isteyen bir babaydı işte. Ona bile bir kılıf uydurmak zorunda kalması, canını nasıl da yakmıştır. 

Önce onun şiirlerini, sonra kutsal metinleri, en sonunda da diğer bölgelerden evimize akın akın gelen el yazması defterleri okudum. İnsanların bu kadar çok söze, sese, anlama sahip olmalarına her okuduğum defterde bir kez daha şaşırıp durdum. Yaşam kaç insan varsa o kadar farklı açıdan görülebilen bir resim gibi tüm gözlere farklı bir renk gösteriyor. İnsanlar konuşurken içlerinden bakmak çok zor. Sesin tınısı, konuşmanın şekli, dişinin bir kenarına takılmış pirinç tanesi dahi birini anlamayı zorlaştırabilir. Oysa, defterler, sanki aklımızın içinde sürdürdüğümüz konuşmalar gibi. Yazan kişinin kaç yaşında olduğu, adının ne olduğu, o an ne hissettiğinin dahi önemi yok. Yazan kişi aklından bir köprü uzatıyor, içine girip girmemek de okuyana kalıyor. İnsan her okuduğu şeyi, baştan bir de kendine göre yazar. “Aslında okumak diye de bir şey yok,” derdi babam, “başkasının rehberlik ettiği bir yolda tekrar yazmak var, o kadar.”

Kapıyı bir türlü tamir edemeyince, utana sıkıla Saye’yi çağırdım. Benim üç gündür canım çıkarak yapmaya çalıştığım şeyi, yarım saatte halledip bitirdi. Biraz çay verdim, üstüne biraz da yaptığım böreklerden koydum. Paramın olmadığını anlayınca gülümsedi. “Baban da biliyor aslında,” diye fısıldadım. Tüm köy benim paramın senin kardeşinde olduğunu bilmiyor mu, Kahor? Ben bir şey aldığımda insanlar gidip ondan tahsil etmiyorlar mı? Seni tanımayan, tüm köyle yaptığın bu garip anlaşmayı hiç duymamış biriyle olmak garip geldi. Utandım. Utanç da olsa bir şeyler hissetmek iyi geldi, neden yalan söyleyeyim?

Kuşlar da geri geldiler. Bahar ne kadar güzel, normalde yani. İnsanın içi ısınır, odun yetecek mi yetmeyecek mi, diye düşünülmez. Dertler azalır bir nevi. İnsan ısınınca daha sağlıklı olur. Dünya düşman kesilmişcesine orasından burasından soğuğunu geçiren puslu bir dev gibi değil de, yanaklarını okşayan şefkatli bir anneye döner. Doyurur, ısıtır, uyutur. Şarkılar bile bahar tadında dinlenir. Yokluğunun kışı hala sürüyor olsa da, dünyanın baharı bir nebze rahatlatıyor. 

Tavan arasında sakladığım defterlerimi buldum bugün, geçmişte biraz gezmek iyi geldi. Geçmişten bir şey okuduğumuzda, geçmişi de baştan yazıyor oluyor muyuz acaba?

8 Mayıs:

Beni affet. Beni affet. Beni affet. 

Beni, en iyi sen tanırsın, bu yüzden en zor sen affedersin. Yine de yalvarırım, beni affet.

Uzun zamandır bu mektubu yazmayı düşünüyorum sana. Fakat, elim bir türlü kaleme gitmiyor. Artık evinde kahvaltılar iki kişilik. Yaşam iki kişilik. Ben de insanım, Kahor, ben de etten ve kemikten bir canlıyım. Bunu unutmuştum, fakat, bazı unutuşlar bazı hatıralarla beraber geliyor. Seni unuttuğumda, insan olduğumu hatırladım.

Dön, diye yalvardığım onca mektuptan sonra, dönme artık. Gölgenin izinde başka bir gölge var şimdi. Bu evde üçüncü bir sandalye hiç olmadı. 

Kış, neden bir türlü bitmedi orada?

Şiirini unuttuğumu sanma, birçok şeyi unuttuğumu sansan da, o küçük dua hala ezberimde:

“Yazlar ve baharlardan önce,

Çiçek açmış bir tohumun,

Karları gördüğünde şaşırdığı gibi,

Gölgemi gördüğümde şaşırıyorum ben de.

Sanki gerçek ben yokmuş da,

Duvarda bir gölgeden ibaretmişim,

Kendi ellerimle kurduğum evde,

Kendimi bir silüet etmişim.

Uzun sakallarım gibi uzundu hayallerim,

Öylesine alınmış bir nefes gibi,

Kestim. 

En acısı bu oldu,

En acısını bile bile,

Acıtması oldu yine de.

Gözlerin vardır bakarlar,

Gönülden gönüle köprüler yıkıldı,

Yine de nehirler akarlar,

Temizlerler içimizi sil baştan.

Güvenme kimselere,

Eğer bir nokta arıyorsan,

Kurduğun upuzun cümlelere,

Nokta.”

Saye, “gölge” demekmiş. Ne garip, değil mi?

Yorum bırakın