
Rabbim, yolculuklara çıkardığın insanları unutma, onların bir rehberleri yoktu, yola kanıp gittiler. Yolların sonundaki dikenleri düşünmeyen güllere, kendi dikenlerini dert kılma.
Geminin camından, sonsuz uzay boşluğuna bakarken, hayatımın nasıl da elimden kayıp gittiğini düşündüm. “Bir başlangıç sandığım bir sonmuş,” diye fısıldadım, “rabbim, beni kandırdın.” Ellerime baktım sonra, bu gemide kırışmış, büyümüş, hiç toprak görmemiş gibi toprağı unutmuş ellerime. Neden bu yolculuğa çıktım sahi, ansızın, öylece?
Kabran-iki Uzay Gemisi’nin, yirmi yedinci yolcusuyum ben. Hedefimiz, Marduk. Dünya dışında yaşanabilecek bir yer bulan tüm bilim insanlarının, ağızları sulana sulana fethedilmesini beklediği, hatta bazılarının görmek için bizimle gelmek için hevesle adını yolcuların arasına yazdırdığı o ünlü, büyük, ulu geminin yolcularındanım. Küçük, tabut gibi bir odam, diğer tüm yolcularla beraber yediğimiz kafeteryada hep oturduğum bir köşem, bir de ara ara, o sonsuz karanlığa bakmak dehşetle yorduğunda küçük küçük düşüncelerimi yazdığım bir defterim var. Dünyayı neredeyse unuttum. Başka bir dünyaya varma hayalimi de. Unutuşta hatırlandım, hatırladıkça da unuttum, şaka gibi bir hafıza oyunun içinde yitip giden bir hayatın içinde yittim ben de. Yaşlarım üzerimden hissettirmeden gelip geçti.
Ellerimi kaldırıp ara ara dualar ediyorum. Tanrı göklerdeyse, ona en yakın olan biz olmalıyız. Gökleri geçeli çok oldu çünkü. Bu gemide her gün görünen, hiç değişmeyen, bir tür karanlığa benzeyen sonsuz uzaydan başka manzara yok. İnsanların yüzleri, gece biraz güç saklayabilmek için kapanan ışıklar, gece denen şeyi belirleyen Dünya Saati uygulaması… Kazanılmak için heveslenilen bir cennete doğru yol alan, oraya varamayacağı yola çıktıklarında bildirilmiş, nesiller oraya varabilsin diye kendini feda ettiğini bilmeden feda etmiş bir kalabalığın ferdiyim. “Böyle olmamalıydı,” diyorum ara ara, “rabbim, beni kandırdın.”
Gemiye binmek için adınızı yazdırdığınızda, iki gün sonra gemideki mürettebattan birinin sizi donduracağı, Marduk Gezegeni’ne varana kadar uzun bir uyku uyuyacağınız, uyandığınızda ise oraya varmanıza bir ay kalacağı söyleniyordu. Bu, hiç etik olmayan kandırmacanın gerçek olmadığını, üçüncü gün anladık. Dünya, geride kalmış, gemi son hızıyla ilerliyordu. Bütün masalların başında gibi, “Bir varmış, bir yokmuş,” diyeceklerdi bizim için, “günlerden bir gün, biz bu gezegende rahat rahat yaşayabilelim diye, bir grup insan kendini feda etmiş.”
Rabbim, yolların neden kapalı,
Yolcuların neden yorgun,
Yolların neden bıkmış gibi bakıyorlar yüzüme,
Ben sana içten dualar etmedim mi?
Elimizde iki seçenek vardı o zamanlar; isyan etmek ya da kabullenmek. Biz de kabullendik. Hem, dünyadaki dertlerden uzak, dünyadaki karmaşadan uzak, kısaca dünyanın kendisinden uzak yapay bir yaşamı, en azından süren bir yaşam olarak görüp, geri döndüremeyeceğimiz şeylerin ardından feryat etmeyi bıraktık. Bu yolculukta öleceğimizi biliyoruz. Aramızda hamileler var. Dört nesil sonra Marduk’a sağ Salim varacağımızı söylüyorlar. Dört nesil yaşayamayacağımızı biliyoruz. Garip.
Rabbim, güllerini unutma,
Güllerin günlerini unutsa da,
Dikenlerimi nasıl verdiysen bana,
Ben de canımı veriyorum,
Bahçelerin uğruna.
Uzay çok soğuk, çok karanlık, yine de ara sıra hava almak için çıkmak istemiyorum değil.
Ey yüce karanlık,
Ey yüce kehanet,
Uğrunda yitenleri ve cennetlerini sakla,
Toprağın altında ölüler ve sırlar,
Üstünde çiçekler ve ormanlar vardır.
Hep iyi yanlarını göster, kötüleri göm,
Ölmek bir tür yeniden doğmaktır şimdi,
Bir bahçıvan gülleri dererken bir yandan,
Tohumları için kandırdı onları bir diğeri.
Karanlıklarda yitti,
yapraklarım.


Yorum bırakın