Doksanıncı Bab: Hoşçakal

Serkan Yume, müzik dinlemeyi bilmez; iyi bir sesle kötü bir ses arasındaki farkı hissetmezdi, yine de bir kulağında hep bir kulaklık olurdu. Zaman geçtikçe otogardaki herkesin fark etmeden kabullendiği her küçük gerçek gibi bu da kayıtsızlıkla karışık, zamanın yarattığı ilginç bir etki ile değişim skalasında herhangi bir yere oturmadan sadece kabullenildi. Uzun, anlamadan okunan cümleler ve uzun, anlamadan yaşanan hayatlar gibi, bir göz geçiriş boyunca akla ne tınladıysa öylece geldi ve gitti günler. Serkan Yume, bu arada birçok bilet sattı ve kulağındaki kulaklığın şarjı bittikçe, diğerini kulağına takıp, şarjı biteni kutudaki yuvasına yerleştirdi. Bu döngü sürüp gitti yıllarca.

Sabah saat sekizde yazıhanenin içindeki döner sandalyenin üzerine oturup okkalı bir kahve içer, geceden ütülediği jilet gibi beyaz gömleğe kırık alt dişinin dudağı ile arasında bıraktığı boşluktan kahve damlamasın diye ağzını sıkı sıkıya kapatarak yutar, günlerin ona düşman gibi geçişini umursamazdı. Kimseyi sevmez, kimseyi özlemezdi. Tek göz evinde debelendiği düşünceleri ya da onu bekleyen düşünsel hayaletleri yoktu, “nasıl geldiysem, öyle de gidiyorum,” derdi gülerek. Paketi açılmadan ve kalbini hızla çarptıran bir şey olmadan, herkesin ya döndüğü ya da terk ettiği bir yerde, bu dönüş ve terk edişlerin belgelerini satarak, yaşamını sürdüren iyi bir adam olmak dışında, yaşamdan pek bir beklentisi de yoktu.

Kimileri onu pısırık, korkak, yaşama saldırmaktan çekinen utangaç ve alt dişi kırık ezik bir adam olarak görse de, hiç yara almadan ve hiç yaralamadan otuz beş yaşına gelmek öyle her baba yiğidin yapabileceği bir şey değildi muhakkak. Kimseye kötülük etmemiş, bunu istememişti bile, ancak bir kişinin ölümüne belki diğerlerinden daha az üzülürdü: Yan gişedeki Tarık. Dişi kırık olmayan, saçları jöleli, gömleği serseri gibi kırışık olsa da, doğal karizması sayesinde ondan daha çok bilet satan ve gişeye gelen kızların ona baktıkları gibi iğrenerek bakmadıkları, Tarık. Ah, ölse, Serkan rahatlamazdı belki ama, derin bir nefesin bir noktasında, biraz daha mutlu hissettiği bir an olurdu elbet. Bunu bilmek kendi hakkında fikirlerini bozuyor, tadını kaçırıyordu. Tarık yüzünden kendini iyi bir adam olarak göremiyordu bile. Yine de Tarık’ın yaşayacak onlarca yılı ve Serkan’ın kendini iyi bir adam saymak için aslında sadece eylemsizlik olan onlarca nedeni vardı. Dünya henüz anlamlı, düzenli ve günler birbiri ardına gelen zincirler gibi birbirlerine bükülüp kendi içlerinden geçiyor, sonra aynı döngüyü bir daha ve bir daha tekrarlıyorlar, tekrarladıkça da bir güçlülük hissi veriyorlardı. Tekdüze bir yaşam, ancak böyle hissettiriyor olabilirdi, elbette, tekdüzeliğin içinde onu bozacak devrimler de peyda oluyordu.

Bir gün Serkan, yirmi yıldır bilet satmasına ve gişeden o kadar kişi gelip geçmiş olmasına rağmen, bir kere bile birine işi dışında bir şey sormamasına, boş bakışlarını bir para üstü gibi gelip gidenlere uzatarak, gizli bir minnet ummasına rağmen, o garip gün ortası saatinde, gişeye gelen bir kadının, kendi kendine mırıldandığını duyduğu türküyü, şansa bakın ki tam da kulağındaki kulaklığın şarjı bitmişken duyduğu için, fark etti. Kadının sesi, onu dünyadan ayırıp, başka bir aleme bıraktı usulca. Yüzyıllardır içinden taşan bir nehrin önüne, metrelerce uzunlukta duvarlar örülmüş, nehrin yolu kapatılmış gibi hissetti. İçindeki su birikiyordu, bir türküye akmak için bekleyen ne çok şey vardı insanın içinde.

Kadın gideceği yeri söyledi, gülümsedi ve parayı uzattı. Serkan’ın aklı hala türküde olduğu için, bir meleğe bakar gibi baktı kadına, utana sıkıla uzattı kağıtları. Kadın para üstünü aldı, teşekkür etti, çantasını sırtına takıp, ilerledi.

“Hoşçakal,” dedi Serkan Yume, fısıldayarak. Gözlerinden yaşlar geliyor, jilet gibi gömleğini damla damla lekeliyordu.

O günden sonra, kimse Serkan’ın kulağında kulaklık görmedi, artık aradığı bir türkü vardı.  

Yorum bırakın