
Parya’nın zamanında sevdiği biri varmış. Bütün köy böyle söylüyor.
“Zamanında birini sevmiş,”
“Kim?”,
”Kız, şu bizim Parya var ya,” konuşmalar genelde bu minvalde.
Kimse, Parya’nın sevdiğinin kim olduğunu bilmiyor. Hoş, bu köyde kimse sevginin de ne demek olduğunu bilmiyor ama, zaten merak edilen de o değil. Parya’nın uğruna delirip köy meydanının tam ortasına kulübe yapmasının nedeni olan kişi, herkesin merak ettiği şey bu.
Bundan dört yıl önce, üniversiteye gittiğimde, köy meydanının ortasında büyük bir ağaç vardı sadece. Yaz okulu, ekstra dersler, birkaç yalan uydurduktan sonra, bir şekilde köye geri dönmeden şehirde geçirdiğim dört yıldan sonra, artık dönmemi emreden o “diploma” denen kağıt parçasını alıp dönmem gerektiğinde, annemin telefonda yarım yamalak anlattığı o koca kulübeyi gördüğümde, o kadar şaşırdım ki, ne Parya geldi aklıma ne de kimi sevdiği. Ağacı lime lime edip, aslında köy meydanındaki tahta miktarını değiştirmeden, sadece ağacı bir tür barınağa dönüştürerek köylülere en az üç yıllık dedikodu malzemesi veren Parya, benim zamanında evlenmek istediğim kızdan başkası değildi aslında. Üniversitede gördüğüm kadınların çoğunun içinde bir yerlerde bozunmuş o saflık parçası, köy yerinde hiç değişmeden kalmış bir şekilde beni bekler sanarken, benim içimdeki saflığın da şehrin sokaklarında bir yerlerde yitmiş olduğunu acı içinde fark ettikten sonra, Parya’ya olan ilgim yavaş yavaş azalmıştı. Fakat, bir noktada dönmek zorunda olduğumu bildiğimden, gizli bir şekilde kalbimde tuttuğum, o dokunmadan bıraktığım Parya kısmını da geri getiririm sanıyordum, oysa kaderin hınzır bir şeytan gibi ötede başka başka sürüleri güdüp, başka başka çobanları hiç ettiğinden haberim yoktu elbette.
Hikaye o ki, bir gün köye rengarenk kumaşlar satan gezici satıcılardan biri geliyor. Akif isimli bu kumaş satıcısı, o kadar parlak kumaşlar satıyor ki, sarındığı elbiselerinin içinde tıraşlı bir melek gibi köydeki gelinlik kızların kalbine sızarken hiç zorlanmıyor. Parya da, köyün kendisinden biraz daha ışıltılı diye, çeşmenin başında uzun uzun bekleyip, suyu izleyen masum bir balık misali ruhuyla, bu satıcıya aşık oluyor. Satıcı elbette gelip geçici hevesler gibi, gelip geçici tezgahını kurduğu ve bedeli ödenen her şeyi biraz daha az değerde bir malzeme ile değiş tokuş ettiği için, Parya’nın da saflığını alıyor, yerine kapkara bir yara bırakıp, başka köylerde başka başka balıklara atacağı parlak ağlarını görünmez bir kalp çantasına koyup, uzayıp gidiyor.
“Önce elbiselerini yırtmış,” diyorlar, “alakasız alakasız parçaları birbirine dikmiş.” Böyle garip garip, yedi cepli, on yedi düğmeli gömlekler, fermuarı omuzdan başlayıp diğer omuza giden, ne açılan ne kapanan tişörtler… Elbette sonsuz köy biliminin ışığında önce bir hocaya, oradan başka bir hocaya, en sonunda bunlardan da yaşlı başka bir hocaya gösteriliyor Parya. Cinler tek tek tespit edilip, çift çift çıkarılsa da, fayda yok, elbiseler yırtılıp dikiliyor habire.
Anne baba perişan, kardeşleri ablalarının delirip evlenme sırasına ot diktiğinin farkında, “ah şu kızı birine kilitleseydik de, teker teker evlenip bi’ çıkıp gitseydik şu köyden,” fikrini artık içten içe değil, dıştan dışa söylemeye başlamış. Bakıyorlar ki, oluru yok, ya bu kervan düzülecek ya bu diyar imara açılacak… Hop, küçük bir düğün; hızlıca, deli olduğu anlaşılmadan bir kocaya veriliyor Parya. Az başlık çok işlik, garip bir seremoniden sonra, dünya evine itile itile giriyor. Elbette, onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine şeklinde değil, biraz daha, şu ihaleden bir kurtulsak da; rant akmaya devam etse, devletimiz harp etse, şeklinde.
Önce akıllandı sanılıyor. Akıllandı mı, yoksa ondan yirmi yaş büyük kocası biraz fazla mı dövdü, pek bilinmese de, sular duruluyor. Elbiseler yırtılmıyor, bilakis kolalanıp asılıyorlar. Parya suskun, uslu, akılı bir tavırla, köyün örnek gelinlerinden biri olmayı sürdürse de, alttan alta bir suyun kaynayışı gibi kıvrandığı, köyün tecrübeli teyzeleri tarafından itina ile gözleniyor. Köy, bir dedikoduya gebe, biliniyor bu. Fakat, ne olacağını kimse kestiremiyor.
Yirmi yaş büyük koca, ülkenin başkentindeki pavyonlardan birinde, tarlasını satmasa da, repo yaparak eğlendiği gecelerden birinin sabahında, Parya ile uğraşmaktan daha eğlenceli bir uğraş bulup, pılı pırtı neyi varsa köyde bırakıp, şehirde bir evde gününü gün ederken; köyde kalan amcaoğlu, “Parya Yenge ne kadar da güzel,” diyerek, haddi olmayan bir ava atlayan avcı bir kurt gibi saldırdığında, her kuşun etinin öyle az pişmiş yenmeyeceğini anlıyor. Balta ilk önce bacağının üst kısmına, sonra biraz daha üstüne, en son av silahı sayılabilecek, fakat ondan koptuğunda artık hayatına küskün bir et parçası olarak devam eden erkeklik organına iniyor. Erkekliği hali hazırda yeltendiği eylemlerden yitmiş amcaoğlu, fiziksel olarak da kaybettiği organını her anlamda eline alarak, ayaklarını kıçına vura vura köyden kaçıyor. Fakat, hikaye tam da burada başlıyor.
Parya, amcaoğlunun rezilliğini bağıra bağıra köye haykırırken, “ulan puştlar, siz ne anlarsınız!” diyerek, kimin neyden ne anladığını tam da belirtmeden, elindeki balta ile köy meydanındaki ağaca girişiyor. “Sen misin benim sevgilimi alan,” diye bağırarak, ağaç nezdinde tüm köye siktir çektikten sonra, köyün kutsal saydığı ağacı gün be gün kulübeye çeviriyor. Bir Allah’ın kulunun maçası yiyip de Parya’ya, “bacım sen neden böyle yapıyorsun,” diyemiyor. Çünkü Parya, erkeklik katili olmasıyla ünlenmiş bir deli. Bilinir ki, köylerde silahsız gezmek suçtur. Alimallah, bir gece ansızın lazım olduğunda, başkentte bir pavyonda rezil olmak var işin ucunda… Neyse, kulübe bitiyor, Parya kan revan, kulübeden arta kalan parçalarla bir sandalye yapıyor, üstüne oturup güzel bir sigara yakıyor. Sonra bir şarkı söylüyor ki, on yıl sonra bile, ninni diye bebeklere söyleniyor bu türkü:
Uzun uzun geçer günler durun,
Al karalı yar gibi de gitmeyin,
Ey ayrılıklar duvarlar gibi donun,
Yar gözümden düştü siz de bilmeyin,
Düştüm bir derde on altı yaşımda,
Bitmek bilmez bir acı var içimde,
Şimdi bu köyden uzaklara gidip de,
Ölmemeye gerek var mı söyleyin.
Uzun süre dillerde dolanan en popüler türkü olan bu “Parya’nın Şarkısı”, şimdi ünlü bir şarkıcının albümüne girecek diyorlar. Hoş, şarkıcı bunu pavyonlarda söylenecek bir şekilde besteleyecekmiş ama, o kadarcık ironi kadı kızında da olur.
Böyle işte, söylenir durur Parya’nın şarkısı. Ara sıra, başkent pavyonlarında tarlanın parasını repo etmiş biri, “ben biliyorum bu kızı, bizim köydendi, delirdi gitti,” der, viskiler içilir, acılar unutulur.
Parya’nın bir sevdiği varmış diyorlar, hatta, ikinci gelişinde kestiği erkeklik organı, hala kulübenin girişinde bir çivi ile kapının üstüne çakılmış duruyor diyenler bile var. Fakat kumaş satıcısına otopsi yapıldığında bulunamayan kalbe ne yaptığını bilen kimse yok. “Yemiş olabilir,” diyorlar. “Belki de kendine bir cep dikmiş, orada saklıyordur.”
Kim bilir, köy dediğin; dışından samandan, içinden sırdan görünmez, garip bir yer nasılsa.


Yorum bırakın