Doksan İkinci Bab: Dünyanın Ortasındaki Delik

Dünya’nın ortasında bir yerlerde bir delik açılmış, diyorlar. Kapkara gökyüzüne bakarken, bunu düşünüyorum, dünyanın ortasında bir delik açılması ve benim yaşamım ne kadar bağlantılı olabilir? Bu bilgi ile ne yapmam bekleniyor? Gidip kapamam mı, hayır. Gidip bakmam mı, hayır. Sadece bilmek. Bilgiyi sadece bilmek ne işe yarıyor ki? Yine de kişi kendi kendine söylenirken buluyor, “dünyanın ortasında bir delik açılmış,” diye.

Yaşamlarımız her yaşam gibi başlar, gelişir ve biter. Bunda şaşılacak hiçbir şey yok. Ölümle belki erken, belki de çok geç tanışırız. Ölümü anlamaya ve onu unutmaya (bunlar arasında gidip gelmektir ömür) çalıştıkça, derin bir anlamsızlığın ortasında debelenen küçük bir balık gibi, bu denizin ne zaman bizi de girdabına katıp en dibine kadar götüreceğini merak ederiz. Oysa, çoktan girdaba girmişizdir de, haberimiz yoktur.

Babaannem öldüğünde (ki daha ziyade yok olduğunda), on altı birim yaştaydım. Başkalarının üzerinde anlaştığı zaman aralıklarını geçince kişinin yaş değiştirmesi ne garip. Hayatım boyunca topluluğun köhne anlayışlarına karşı savaş vermiş olsam da, onlara galip gelmek için de onların dilini kullandığımı fark ettim. Oysa, her şey tek başına değerlidir. Kendime ait bir dille kurduğum herhangi bir cümle, size hiçbir anlam ifade etmeyeceği için bu dille konuşuyorum. Yoksa, ben de biliyorum kendime ait dil kurmayı. Mesela, “Hasranile,” bu kelime, çok hüzünlü olduğunuz yine de işlerin bir şekilde ilerlemesi gerektiği anlarda kendi kendinize yaptığınız iç itiş konuşmaları demek. Fakat, siz bunu anlamazsınız. Olsun.

Gelelim delik meselesine geri, dünyanın ortası belki de hep delikti de, yanından yöresinden geçerken görmediğimiz için bize bütünmüş gibi geliyordu, olamaz mı? Hem, daha on birim saat önce, dünyanın üzerinden kocaman bir ağırlığın geçip gittiğini, sonra geri dönüp, olanca gücüyle tam üstüne çakıldığını söyleyenler de mi yalancı? Boş laf bunlar, delik melik de yok aslında, sadece koca bir çarpışmanın bıraktığı, küçük bir iz.

Hayatım boyunca böyle aptal mikropların daha da aptal meseleleriyle uğraştığım için, en küçük yapı taşlarına kadar biliyorum onları. Buraya uğrarlar, şöyle bir bakınırlar, sonra kendilerini göre bir şey olup olmadığını ufaktan bir tarttıktan sonra gerisingeri geldikleri çukura dönerler. Mikrop işte. İlla bir hücre bulup çoğalmak ister. Fakat, işin ucu öyle kolay çözülecek cinsten değilse, canını kurtarmak için de kaçmayı bilir, o kadar da aptal değiller.

Hoş, garip garip haberler geliyor şimdi de, dünyanın ritminde bir sıkıntı oluşmuş. Hepimiz ölebilirmişiz. Birden bire, öylece. Birden bağırdım, “nasıl olur yahu, her şey düzgünce ilerliyorken, nasıl ölebiliriz,” böyle şeyler olur, diyorlar. Zaten her şey bozulmak için hep düzgün ilerlediği zamanları kollarmış. Haspam, kaç kere öldülerse, hiç.

Yine de havanın iyice soğuması hayra alamet değil. Hep gezdiğim yerlere gittiğimde devasa trafik sıkışmaları görüyorum. Doğru bir haber almak çok zor, herkes olduğu yerde kalmış. Dünya’nın ortasındaki delik, herkesi yavaş yavaş soğutup, yavaş yavaş öldürüyor diyorlar. Lanet olsun, tam da mikropları iyice temizlemişken…

Dünya bir kalp ve siz bir akyuvar olduğunuzda, sevgilisi onu terk etttiği için kalbine koca bir delik açan adamın, hiç düşünmediği canınızı yavaş yavaş terk ederken, şunu anlıyorsunuz, dünyadaki delik herkesi ilgilendiriyor, en büyüğünden en küçüğüne… Herkesi. 

Yorum bırakın