
Arkasından koşarken, içimde garip bir his, durup peşini bırakmam gerektiğini söylüyordu. Gördüğü şeylere, onu kaçırmamam gerektiğini bilmeme, koşarken düşünmenin insanı yavaşlattığını düşünmeme rağmen, bir an neredeyse bırakacaktım gerçekten. Bazı şeyler kendiliğinden olur. Bir bakarsınız bir gün beş parasız kalmışsınız. Bir bakarsınız eviniz yanmış. Bir bakarsınız görmemeniz gereken bir cinayeti görmüşsünüz ve katil peşinizden koşuyor.
“Mektep” dedikleri derme çatma kulübenin içinde toplanan beş yetim çocuğa henüz daha konuşmaya başlamadan öğrettikleri gibi, düşünmektense eylemek iyidir. Bakın, düşünce o kadar soyut ve etkisiz bir olgu ki, hani derler ya, akıllı köprüyü geçene kadar… Öyle bir şey işte. Yaparsanız, fiziksel alemde etkisini gördüğünüz ve akışı değiştiren durumları kendiniz yaratmış olursunuz, düşünürseniz, başkalarının eylemlerinin kurbanısınızdır.
Normal bir vatandaşa göre çok iyi koştuğunu söylemeliydim. İki sokak ötedeki köşeye kadar hiç hız kesmeden koştu. Spor yapıyor olmalıydı. Aklıma “Bırco” geldi nedense. Bırco da hızlı koşardı. Kulübedeki beş çocuktan en zayıfıydı. Gram yağı olmayan atletik bir vücuda sahipti. Mermi gibi koşardı allahsız. Yanınızdan geçtiğinde rüzgar esiyor sanardınız. Hani derler ya, ne kadar hızlı koşarsan koş mermiden hızlı koşamazsın diye, Bırco da koşamadı işte. Normal bir hayatta, normal bir muhitte, normal bir okulda olsaydı, efsane bir sporcu olurdu. Onun yerine gencecik bir ceset oldu. Kader. Şunu unutmayın, ev büyük bir yalnızlıktır, illa ki bir gün dönülür; bir de insan kaderinin peşinden gider, önünden değil.
Bırco’nun cenazesinde toplandığımızda, en ön safta dördümüz duruyorduk. Cevo’nunkinde de üçümüz. Cevo öyle Bırco gibi hızlı ölmedi. En yavaş koşanımızdı zaten, işin sonunda en yavaş ölenimiz de o oldu galiba. Açlıktan ölmüş Cevo. Onu kaçıranlar öyle dedi yani. Şimdi en baştan anlatmam gerekecek. Cevo… nasıl anlatsam, şişmandı. Ama böyle hımbıl şişmanlardan değil, tank gibi şişmanlardan. Güreşçi şişmanlığı vardı. Çok atik değildi ama kapıyı çalarken bir kere elinin kapıyı kırdığına tanık oldum. Gücünü pek ayarlayamazdı, hoş, ayarlaması gereken durumlarda da kalmazdı. Göz korkutan bir boyu, iki kolu ve bunları hareket ettiren, içinde beyin olduğunu umduğumuz küçücük bir kafası vardı. Bir gün, Cevo’yu bir tahsilat işi için tutuyorlar. Diyorlar ki, şuraya git, buraya gir, şunu döv. Parayı al, gel. Klasik. Cevo da meblağı duyunca, yüzde beşini cebe koyarım, iki ay rahat ederim, diye düşünüp kabul ediyor. Giyiyor montunu, takıyor emaneti beline, hurra mekana hücum. Cevo bir giriyor denilen yere, kimse yok, çıt çıkmıyor. Havayı koklayınca bir gariplik olduğunu anlıyor ama, şuraya bir gireyim, şuradan bir döneyim derken, kendini kapana kıstıran fare gibi en içine dalmış oluyor mekanın. Birden ışıklar sönüyor, sonra yanıyor derken, Cevo her tarafından bağlanmış bir şekilde sandalyede buluyor kendini. Buraya kadar her şey normal. Bir iki işkence ediyorlar, bakıyorlar bir şey çıkacağı yok, başına bir adam koyup depoya kapatıyorlar. Adamın sözde her ihtiyacını gidermesi lazım ama, lavuk öyle salak çıkıyor ki, metresine gidip Cevo’yu unutuyor. Herkes de bu başındaki bunu besliyordur, deyip mutlu mutlu hayatlarına devam ediyorlar. Bir iki hafta sonra adam metresinin koynundayken birden kafasına dank ediyor, depoya bir hışımla gidip kapıya açtığında bir bakıyor, Cevo ölmüş.
Hayat böyledir işte, pek ihmale gelmiyor. İki ay rahat edeyim derken, iki hafta aç kalıp ölüyor Cevo. Ölüsünü yıkamaya ben girmiştim, tanıdığıyım diyerek. Kimi yok kimsesi yok, babası gelecek değil ya. Vücudunda çürükler, ezikler. Bir ara omzunu ısırmaya çalışmış, bir parça koparırsam birkaç gün daha yaşarım diye düşünmüş muhtemelen ama becerememiş. Diş izleri var ama kopmuş bir şey yok. O koca adam, çökmüş haliyle, bir güzel yıkandı, paketlendi, öbür tarafa yollandı öylece.
Koşmaya devam ediyorum, fakat dediğim gibi, içimden bir ses “dur,” diye yalvarıyor. Son kalan üçlüden birinin ölümü de elimden oldu. “Bu işleri bırakacağım,” diyordu olur olmaz. “Bak Nadir,” dedim, “bıraktırmazlar sana bu işi. Sessiz sessiz ne diyorlarsa yap, sonra bir ara kaçar gidersin.” Yok. İlla gidip patrona söyleyecek. Söyledi de. Patron da sakin sakin, “peki evladım, nasıl istersen,” dedi. Sonra beni odasına çağırdı, yanımda da Zeki, “gidin boğun şu pezevengi, iyice saçmaladı Cevo’dan sonra,” dedi. Zeki ağlayacak gibi oldu. Sırtına okkalı bir tane geçirdim. Bir de ağlayacaksak, hiç öldürmeseydik o kadar kişiyi, hayatımız bu işte geçmiş.
Üç sokak sonra yakaladım. Çıkmaz bir sokakta soluk soluğa durduk. Yüzünü görünce, “Ulan Zeki,” dedim, “patronu sessiz sedasız öldürecektim, sen nereden çıktın?”
Söylemem dese de olmaz, illa söyler Zeki. Küçükken de böyleydi bu, sır saklayamazdı, kanını bilirim. Yine de yazık oldu. Severdim keratayı, çamur ve çubuklardan kuklalar yapıp, konuşturup eğlendirirdi bizi. Keşke hiç tanımadığım biri olsaydı, dedim içimden. Hoş, normal biri öyle koşamazdı zaten, arada bir yerde anlamıştım.
Ah be Zeki. İnsan kaderinin peşinden gider, unuttun mu, niye koştun o kadar madem?


Yorum bırakın