Elli Birinci Bab: Kuş Avcıya Doğru Uçar

Kuş avcıya doğru uçar zaten, senin için neden uykularım kaçsın?

Otelde kaldığım on yedinci gündü. En fazla dört gün daha kalabilirdim, beşincisine param yetmezdi. Evim vardı elbette, herkes gibi bedava konaklayabileceğim betondan bir dörtgene ben de sahiptim fakat, o beton dörtgenin bulunduğu şehir burası değildi ve ben burada olmak istiyordum. İstemek pek yeterli gelmemiş olacak ki, burada durduğum her günün bedelini çeşitli insanlara taksit taksit ödüyordum; hem maddi olarak, hem de ziyadesiyle manevi bir biçimde.

Tek kullanımlık şampuanından, saat sabah onda toplanan kahvaltısına kadar her şey burada geçici bir misafir olduğumu hatırlatıyordu. Ara ara evimi özlüyordum, ara ara dönmek istiyordum. Saatler ve günler aleyhime akmaya alışkınlardı, fakat ilk kez bu kadar düşmancasına geçtiklerine şahit oluyordum. Bir amacım vardı, belki de bir amaç sandığım şey beni yolumdan eden bir oyalanma halinden başka bir anlama gelmiyordu, yine de öyle güzel bir amaç gibi görünüyordu ki gözümü alamıyordum. Büyüleyici bir yaşam anının etkisiyle, tüm dertler az çok katlanılabilir gibi geliyordu. Saat onda apar topar toparlanan kahvaltılar sorun değildi, tek kullanımlık şampuanlar problem olamazdı; aşıktım ve her aşık gibi bundan başka yolum yoktu. Arzu ile yaşamın basitliği arasından tercih yapmak zorunda kalan herkes gibi, arzuyu seçip perişan olmanın, onu görmezden gelerek perişan olmaktan kat kat daha iyi olduğunu biliyordum. Bazı dertler bazı mutluluklardan daha mutlu edebiliyordu; genç ve aptaldım, insan zamana meydan okuyabiliyordu, elbette ancak zamanın izin verdiği kadar. Dört gün daha.

Erkenden uyanıp parasını verdiğim kahvaltıdan sonuna kadar yararlandım. Param olmadığı için otelin kahvaltısıyla midemi doldurup tüm gün onunla duruyordum. Tüm bunların boşuna yaşandığını, onurlu ve sakin bir hayatın bütün yüce arzulara baskın geldiğini, insanın ancak ve ancak değer gördüğün kadar göstermesi gerektiğini ancak sezinleyebiliyordum. Bir avcı rolünde av biçimindeydim, kendi kafesimi düzüyordum, hapishanemin gardiyanıydım… Her şey yerli yerindeydi, bir aşık daha hikayesini yazıp parçalıyordu, kimse oralı değildi, oralılar birbirlerini tanımazlıktan geliyorlardı. Aynada gördüğümüz yüzümüz, gözümüze o kadar da hoş gelmiyordu. Gizli bir bildiğimiz vardı, buna geri kalan herkesi inatla inandırmaya çalışıyorduk; fakat, içten içe biliyorduk ki, bir bok bildiğimiz de yoktu. Aklımız alınmış, kalbimiz işlenmişti; bedenimizin kararlarını yine bedenimiz alıp uyguluyordu. Savruluyorduk, düşüş öyle güzeldi ki, uçuyoruz sanıyorduk. Çakılacağımızı bildiğimizi bilen yoktu, yine de herkes paraşütümüzü unuttuğumuzu gördüğünden, bize biraz acıyarak, biraz da hayranlıkla bakıyorlardı. Düşüşümüz bekleniyordu, henüz süzülmeye bile zar zor başlamıştık.

Sana bu mektubu, başka bir şehrin göğünden yazıyorum. Burada ağaçlar daha pastel, kuşlar daha yavaş uçuyor ve günler… Sanki tenimi kanata kanata geçmek ister gibiler. Eğer burada olsaydın ellerini tutar, gözlerini gözlerimle yakalar ve “bütün sihirli şarkılar yüzünden önce basit notalar tekrarlarıymış, kulaklarım ancak senin görüntünden sonra büyülerini duyabildiler,” derdim. Ancak, o kadar uzaktasın ki, kalbim buz gibi oluyor bunu düşündükçe. Şehir çok büyük ve ben çok küçüğüm. İnsan kalabalıkta kendinden birçok şeyi kaybediyor. Sana uzanamamak, bulamamak, her sokak köşesinde bir rastlayış imkanından bile yoksun olmak beni yaralıyor. Eğer burada olsaydın, hiç yaralanmazdım, yaralansam bile onları hissedemeyecek kadar mutlu hissederdim. Oysa, kilometrelerce ötedeki bir yara bandı nasıl kanamamı durduramıyorsa, sen de orada merhem merhem bekliyorsun sadece. Bense ancak yaralı ve hüzünlü, sokak köşelerinde olma ihtimaline yaslanıp, şehrin beni parçalamasını umursamadan geziyorum öylece. Seni çok seven, Metis.

Mektubun yarısına gelmeden biletimi almıştım. Diğer yarısında ise yola çıkmıştım. Aşık insan sınanmaz, derler. Eh, en azından bu kadarı doğruymuş. Telefonuma uzandım, hala uyanmamış. İnsan bazen bedenin üstünlüklerini kabul edemiyor. Herkes acıkır, susar, uyur. Bunlarsız yaşam süremez, bilinir. Fakat, benim aç açına gezdiğim sokaklar, birden bire uyanışlarım ve susuzluğumu ancak yanından uzaklaştığımda hissetiğim zamanlar… Bunların da hakları yok mu? Eğer sevgi, bir yaşamın yaşanma biçimini değiştirmeyecekse, sadece günlük rutine bir tat gibi eklenecekse, gerçekten aşk mıdır? Belki de aşk da diğer her şey gibi bir tür köle-efendi diyalektiğinde kaybolup gidiyor. Bu da her şey gibi oyun, kazananı ve kaybedeni var. Fakat, garip olan, mağlup da galip de kendini kazanıyor görür, işin sonunda mağlup ruhundan, galip de aşığından olur. Oyun sürer gider.

Uyandığında ona doğru gittiğimi biliyordu, neden bilmesin? Geç kalacağını söyledi, neden kalmasın? Birkaç gün görüşemeyeceğimizi, kendini hasta gibi hissettiğini, fakat eğer haftaya da buradaysam muhakkak görüşmek istediğini söyledi. Bunlar neden denemesin? Fakat benim haftalarım, aylarım ya da yıllarım yoktu, Metis’in bunları bilmesine gerek de yoktu. Tek kullanımlık havlular ıslandı, güzel bir duş aldım, belki bir umut iyi hisseder diye kokular sürüp yola çıktım. Onu görmem yeterdi, görüşmemiz gerekmezdi. Dört günüm vardı, dört gün sonra bu şehire verecek hiçbir şeyim kalmayacaktı. Kimse benim yerime bedelini ödeyemezdi. Hoş, belki de öderdi, yine de her şeyi isteyerek almanın tüccarca bir yanı var. Oysa en güzel şeyler kendiliğinden olanlardır.

Aklıma daha önce kaldığım oteller geldi. Odaları büyüp küçülen, amaçları hiç değişmeyen o misafirlik kareleri. Odam on yedinci kattaydı. Normalde camları belli bir yere kadar açılır, birilerinin aklına olur olmaz fikirler gelir de, kendini boşluğa bırakır diye tamamının açılmasına göz yumulmazdı. Benim camlarımda öyle bir sorun yoktu. Evime dönemeyeceğimi biliyordum, evim artık burası olmayan bir beton parçasından başka bir şey değildi. Burada olmayacaksam, hiç olmayayım daha iyidi. Üç gün sonra karar verecektim, bir kuş gibi uçup, bir aşık gibi hikayeyi bitirme ihtimalim gözlerimi yaşarttı. Biliyordum ki, kimse benim için ne uykusunu bölerdi, ne de keyfini kaçırırdı.

Kuş avcıya doğru uçar zaten, senin için uykularım neden kaçsın?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Comments (

0

)

%d blogcu bunu beğendi: