
Düş, insanın doğurduğu memleketidir.
Efendi Yume’nin konağı, Kebrir’in en büyük konağıydı, mutfağı da haliyle en büyük mutfağı. Kölelerine genellikle iyi davranır, nedensizce cezalandırmaktan kaçınırdı. Bazı günler, keyfi olduğunda, onları ödüllendirdiği dahi olmuştu. Geleni gideni bitmeyen bu konağın mutfağı, sabah akşam savaş alanına benzerdi. Sırf patatesleri soymak için iki köle görevlendirilmişti, gerisini siz düşünün.
Her yemeğin mükemmel olması, doğru sıcaklıkta servis edilmesi, yıllardır süregelen tariflerin harfiyen uygulanması, tatlarının biraz bile değişmemesi şart koşulmuştu. Yume’nin mutfağından çıkan son tabak, ilk tabağın aynısı olmalıydı, aradan yirmi sene geçip geçmemiş olmasının bir önemi yoktu. Patatesler hep aynı şekilde kesilir, haftalık menü açıklandıktan sonra değiştirilmesi teklif dahi edilemezdi. Büyük Kıtlık’tan beri Yume’nin mutfağı bir gün bile aksamadan hep aynı mükemmel yemekleri misafirlere sunmasıyla ünlenmişti. Bir keresinde büyük bir fırtına patlak verip, konağın yarısını yerden söküp götürdüğünde bile, yemek salonunda tabaklar misafirlerini hazır ve nazır bir biçimde masaya yerleştirilmiş halde bekliyorlardı. Kebrir’in ve Babel’in dört yanına nam salmış bu mutfağın içi de, dışarıdan mükemmel görünen her şey gibi, karmakarışık bir kaosun vücut bulmuş haliydi. Koşturmaca hiç bitmez, sesler seslere karışır, göz gözü görmez olur, terler ve dumanlar arasından ülkenin gördüğü en güzel yemekler çıkardı.
“Kahor,” diye bağırdı mutfağın öte yanından Elam, “kaç kişi piçler?!”
Perdeyi hafifçe aralayıp salona bakan Kahor, içeri doğru bağırdı, “Yirmi!”
“Yuh,” dedi Elam, küfrü basarak, “anne babalarıyla mı gelmiş yavrucaklar.”
Mutfağın içinde bir hayvanın kükremesi gibi kalın bir kahkaha bulutu oluştu. Köleler efendileriyle dalga geçerken acımasız oluyorlardı, efendiler de kölelerinin hayatlarını ellerinden alırken, döngü bir şekilde sürüp gidiyordu. Elam, başlarında onlara bekçilik etmesi için “biraz” daha hak verilmiş bir köleydi. İşlerin doğru yürüdüğünden emin oluyor, bir hata -yıllardır olmamıştı ya- olursa bütün sorumluluk ona kalıyordu. Etleri kesen, patatesleri doğrayana; maydanozları kıyan, havuçları rendeleyene küfrediyordu. Mutfak bir cuma akşamı nasıl olması gerekiyorsa öyle ilerliyordu işte. Yarın sabah menü değişecek, yeni malzemeler gelecek, Yume’nin mutfağı her zaman olduğu gibi misafirleri için küfür soslu, muhteşem lezzetli yemekler sunacaktı. Efendiler köleleri çöplerle beslerken, köleler efendilerine ziyafetler hazırlıyordu, cihan az çok aynı seyrinde dönüp duruyordu işte.
Sabah olduğunda menü tahtasının önüne gelen köleler, ilk defa gördükleri bir yazı karşısında şaşkına döndüler. “Cumartesi: Mezamer” yazıyordu sadece. Tahtaya şaşkın şaşkın bakan kalabalığı yararak öne gelen Elam’ı sorgulayan bakışlarla süzdüler, hepsi aynı şeyi merak ediyordu: Mezamer neydi?
“Tam beş yıl olmuş,” dedi Elam, bilmiş bir tavırla, “Mezamer geliyor.”
“Mezamer kim,” diye sordular bir ağızdan.
“Kabran’ın vergi memurlarından biri, en ünlüsü: Hanok’lu Mezameru. Beş yılda bir Kebrir’in efendilerini denetlemek ve yeni vergi oranını belirlemek için uğrar. Kısacası,” dedi gülerek, “Kral’ın kendisi geliyor gibi düşünseniz yeridir!”
Köleleri bir titreme aldı. Beş sene önce toplu bir şekilde mutfağa alındıklarını belli belirsiz hatırlıyorlar, fakat neden beş sene önceden sadece Elam’ın kaldığını bilmiyorlardı. Şu ana kadar hiç sorgulamadıkları bu gerçeğin, eninde sonunda onları da yakaladığını fark ettiler, eski kölelere ne olmuştu sahi?
Beş sene önce bir cumartesi akşamı, koca masa kendisi için hazırlanmış Mezamer, Efendi Yume ile karşılıklı oturuyordu. “Bir düş gördüm, Yume,” dedi kalın sesiyle, “Kral Ahraz henüz ölmemişti, başkent hala Hanok’tu ve babam yaşıyordu.” Yume irkildi, Mezamer çok konuşmazdı, fakat konuştuğunda muhakkak ki karşısındaki insanı ilgilendiren bir şeyden bahsediyor olurdu, “kıtlık bitti,” dedi babam elimi tutarak, “‘artık rahatlayabilirsin.’ Kalktığımda terlemiş, susuzluktan kırılmıştım. Eşimden su istedim, getirdi. Kıtlık bitti, diye düşündüm, fakat Kebrir hala köleleriyle ve köle kanunlarıyla yönetiliyor. Efendiler hala kıtlık varmış gibi itibar görüyor. Vergileri de ara sıra aksatıyorlar.” Yume’yi hafif bir titreme aldı. Üşüyor gibi gözüküyordu. “Kurumuş bir dereye baraj yapmak ne kadar mantıksızsa, Kebrir’de köleleri tutmak da o kadar mantıksız, yine de,” öksürdü, “devran sürüyor işte.” Ansızın mutfakla salonu ayıran perde açıldı, çorbalar servis edildi. “Ne güzel,” dedi, “demek baban gibi devam ettiriyorsun her şeyi.” Çorbadan bir kaşık aldı. “Tadı hiç değişmemiş,” dedi sertçe, “vergilere sadakati ile bilinen bir beyin oğlu, yemeklere sadık kalmış demek.” Yume içinden, “sadece iki koyun az gönderdim,” diye düşündü, “iki koyun için canıma kıyacak bu cani.”
“Dikkatli ol, Yume,” dedi Mezamer, tehdit eder gibi, “her sürünün başlangıcı iki koyundur.”
Yemek salonu beş yıl önceki gibi düzenlenmiş, koca masanın iki tarafına iki sandalye konmuş, geri kalan sandalyeler depoya taşınmıştı. Böylece gelen misafirin ağırlığı hissettiriyor, hem Mezamer, hem kral övülüyordu. Elam bu akşam, “kaç kişiler,” diye sormayacaktı. Çıt çıkmaması, gerekli olmadıkça kimsenin nefes bile almaması emredilmişti. Mutfakta bir ölüm sessizliği içinden çatırtılar, bıçak sesleri, pişen etlerin cızırtıları duyuluyordu. Bir matem yemeği hazırlanıyor gibiydi. Kahkaha yoktu, herkes mutsuzdu, Elam bile gerilmiş, ara sıra topladığı saçlarını açıp açıp yeniden topluyordu. İçlerinden biri büyük bir suç işlemiş gibi yere bakarak, parmak uçlarına basarak ve susarak işlerini yapıyorlardı.
Önce çorba sunuldu. Beş yıl öncekinin tıpatıp aynısıydı. Perdenin aralığından Yume’yi ve Mezamer’i izleyen Kahor, kaderlerinin bu yemeğe bağlı olduğunu hissediyordu. Sahi, beş yıl önce burada çalışan köleler, şimdi neredeydiler?
“Dörtte bir,” dedi Mezamer, son tabak da önünden alındığında. “Fakat Mezamer,” dedi Yume itiraz eder gibi, “Beş sen önce yirmide bir vergi veriyorduk.” Mezamer gülümsedi, “siz bir rüyanın içindesiniz, kendi uykunuzun ülkesinde rahatça gezerken, Babel savaştan kırılıyor,” dedi sertçe. “Ayrıca koyun pişirmeyi de bilmiyorsunuz,” güldü, “madem pişiremiyordunuz, bari başkente yollasaydınız,” kahkaha atmaya başladı, “Kebrir hakkında ne derler bilirsin,” tam bu noktada refleks gibi bir laf çıktı Yume’nin ağzından, “kölelerin efendilerinin efendileri olduğu tek yer.” Mezamer kahkaha attı, “gerçekten de öyle!” Masadan kalktı. “Görüşürüz Efendi Yume,” dedi gülümseyerek, “eğer şanslıysan.”
Ana yemek tamamı pişirilmiş iki koyundu. Koca masaya konan iki koyunu gören Mezamer, hafifçe yaslanıp Yume’yi imalı bakışlarla süzdü. “Tarifi biraz değiştirdik,” dedi Yume gülerek, “kralımızın ağzına layık bir yemek, elbette onun temsilcisinin de.”
Başka konuşma olmadı. Kahor sıkılıp mutfağa girdi. Perdenin ardında olanlar muhtemelen sıkıcı şeylerdi. Hasat nasıl, köleler nasıl, savaşın seyri nasıl… Efendi muhabbetleri kısaca. Yarım saat sonra tatlı verilecekti. Sonra da muhtemelen uyunacak ve pazar günü yine sabahtan başlayarak mutfağın olağan işlerini sürdüreceklerdi. Elam saçını açtı yine, eksik bir şey olup olmadığını kontrol etti, tatmin olduğunda da köşesine gidip oturdu. Sessizlikten ve küfürsüzlükten bunalan köleler, akşamın olabildiğince hızlı bitmesini istiyor, zamanı hızlandıracak bir yol bulamıyorlardı.
Kahor ara sıra kendini Efendi Yume’nin yerinde düşünürdü. Onun da köleleri olsa, Kebrir’in beş efendisinden biri, hatta en büyüğü olsa, böyle dertsiz tasasız bir hayatı sürdürse… Düş olarak bile o kadar imkansız görünüyordu ki bu. Her sabah on köleyle kaldığı tahta kulübede uyandığında, sanki uyurken bir efendi bedenindeymiş de, uyandığında yine olduğu kölenin içine çekilmiş gibi hissederdi yine de. Efendi olmak, düşlerin en büyüğüydü ona göre. Yıkılmaz, değişmez, elinden alınamaz bir hak. Neden öyle mutsuz gözüküyordu yine de? Efendi Yume, her istediği önüne gelen, bütün bu arazi emrine verilmiş, bütün kölelere hükmeden tek kişiydi. Yine de perdenin ardından yüzünü her gördüğünde, belli belirsiz bir hüzün yakalıyordu Kahor. Sanki onu efendi, onları köle yapan tanrıyla pazarlıkta zararlı çıkmış gibi bir hali vardı. Yine de kurulan masalara, gelen misafirlere, o varlığın içinde doğmuş ve onun içinde süzülmeye alışmış balıklar gibi alışıldık bir tavırla onlara hizmet eden kölelere bakarken, bir rüyayı izler gibi, bir düşü gözler gibi hissediyordu kendini.
İçeriden bir tabağın kırılma sesi duyuldu. Kahor koşarak perdeyi araladı. Efendi Yume, Mezameru’nun ayaklarına kapanmış, “Olmaz,” diye bağırıyordu, “yarısı zalimlik olur Mezamer!”
Mutfağın arka kapısından hiç tanımadıkları, yüzünde maske, elinde kocaman bir balta olan kocaman bir adam girdi. Belli ki kölelerin efendilerinin zayıflıklarını izleme hakları yoktu. Bir düşü gözlemek onlara pahalıya patlamıştı, uyanma vakti gelmişti.
Pazar günü menüde koyun eti vardı. Efendi Yume hiç sevmezdi fakat misafirlerin hatırına katlanırdı. Elam gözlerini perdeye dikmiş bir halde köşesinde duruyordu. “Kaç kişiler Marduk,” diye bağırdı. Marduk ise ilk defa perdenin arkasını göreceği için heyecanlıydı. Perdeyi aralamak, bir düşü gözetlemeye benziyordu.


Yorum bırakın